8 Şubat 2011 Salı

hacimler ve hayaletler

Aylardır bir şehir yazısı yazmaktı niyetim. Legoların bende bıraktığı iz bu olsa gerek, 'Ben yapsam nasıl olurdu?' fikrine giriş... Bir ara annemin verdiği proje derslerinde bir köşede vakit geçirmek için 'aydınger' kağıtlara kendi şehir-gezegenimi çizmeye başladığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra ağır aksak blog yazmaya başlayınca da şehir ve mekân, kelimelerime de karıştı.


(Yeri gelmişken, renkli puantiye-kabartmalı küplere karşı hislerimi ifade eden bir şarkı:)

(...)
Me dispersa, me fascina, / Me fa por, m'il·lumina, / M'allibera des meu ego... Lego.
(...)
Me distreu, m'al·lucina, / Me concentra, me despista, / M'allibera des meu ego... Lego


Beni dağıtıyor, büyülüyor, / Korkutuyor ve aydınlatıyor, / Beni egomdan kurtarıyor... Lego.

Eğlendiriyor,  hayranlık uyandırıyor, / Dikkatimi topluyor, sonra dağıtıyor, / Beni egomdan kurtarıyor*... Lego

* Egoyla ilgili kısmına katılmıyorum, sanırım... 


Bu 'altyapı'yı üstüne önce Gudik (Sarper Bey) sayesinde Lovely'den (Lovely Krallığı'nın ulusal marşı) ve ortaya çıktığı Danny Wallace programı How to start your own country'den haberdar oldum. Sonra da ispanyolca öğrenirken La Oreja de Van Gogh'un (Van Gog'un kulağı) Geografía (Coğrafya) şarkısıyla karşılaştım. 'Seninle bir ülke yaratmak isterdim' diye başlayan bu aşk şarkısı her çiftin bambaşka bir ülkede yaşadığını fark ettirdi bana.

O şarkıdan esinlenen bir blog yazısına da başladım aslında. Fakat şehir yazmadan ülke, mahalle yazmadan da şehir yazamayacağımı, her halükarda mekân yazmadan hiçbir ilerleme kaydedemeyeceğimin ayırdına yavaş yavaş vardım. Ve işte bilimum linklerle beynimi iğnelemeye devam eden mekân konusuna geri döndüm. Bu süreçte bana eşlik eden bazı linkleri ve isim-film-kavramları aşağıda sizinle paylaşıyorum, biraz da bana post-it olsunlar diye.

Mekânı yeniden düşünmemi 'somut' bir mekâna geri dönüşüm tetikledi. Ve bu yazının çıkış noktası Barselona'da, Born'daki Santa Maria del Mar Kilisesi oldu. Ama belki İstanbul'da Süleymaniye Camii, Ara Café, İstinyePark ya da İstanbul Modern de olabilirdi beni dürten. Biçimden ve işlevden, dinden ve süblimden, muhabbet ve yemekten, alışveriş ve takıntılardan, sanattan ve eleştirel düşünceden bağımsız; bunların hepsini kapsayabilecek bir 'boyut'una takıldı aklım. Daha doğrusu 'hacim'e.

Her iç mekân benim için bir hacim. Saydam ve akışkan olabilir. Birtakım vücutların peşisıra akan fısıltılar, ayak sesleri, gıcırtılar, yanmakta ve ya sönmüş mum kokuları, halı kokuları... Birtakım tabakların üstünden akan  yemek kokuları ve cam, metal, porselen şıkırtıları... Torba haşırtıları, kendini bile bile duvarlar arasına hapsetmiş tatminsizliğin uğultuları... Ya da inceleme ve izlemenin görünürde sessizliği... Mekânı yapan özelliklerden biri de havaya sinmiş sesler ve hareketler olsa gerek. Öyle bir sinmek ki, boşluğu hacim yapan bir birikim.

Öyle ki, 'iç mekân' dediğimiz şey bir gün artık fiziken iç olmasa, tamamen dış da olamaz sanki yeniden. 

Bütün bunları düşünmemin sebebi Santa Maria del Mar'ın mum kokulu taş gökyüzü -ve onun yerinde cam kubbeler olup da orgun yıldızlar altında inlemesi nasıl olurdu fikri- ise, yazdıkça aklıma gelen de Lizbon'daki Convento do Carmo. Lizbon gezisinin yazısını hiç yazmamış olduğumu da hatırlatan Convento'nun sütunları doğrudan gök kubbeyi ayakta tutuyor artık. Ama o duvarların içi hâlâ 'içerisi', yerleri çim ve taş kaplı bir arkeoloji müzesi de olsa artık. 

Convento do Carmo. Lizbon. Fotoğraf: Deniz Eyüce. Kasım 2010.

Aklımdan geçenleri, keskin ve benim için de beklenmedik bir sonla, tarihi eserleri tarihe gömmek meselesine bağlayarak bitirmek istiyorum.

Emek'in, Haydarpaşa'nın, İzmir'deki yan komşum cumbalı evin ve daha diğerlerinin parça parça sokağa, suya, bahçeye dökülmesi rahatsız ve mutsuz ediyor beni. Çünkü, kaybedilen maddi güzelliğin yanında, duvarlar ufalanıyor ve bir zamanlar çevreledikleri, mekân yaptıkları, tanımladıkları hacimler birer hayalete dönüşüyor. Bazen de zombilere. Hayaletler ürpertiyor, zombiler korkuyla sarmalıyor bizi; bu yüzden huzursuz, bu yüzden stresli ve aceleci, bu yüzden manen donuk kalabalıklar oluyoruz gibi geliyor bana. Çünkü anılarımızla aynı yerlerde ama onları öldürmüş ve geri getiremeyecek ya da tekrarlayamayacak olmanın huzursuzluğuyla koşuşturuyoruz sokaklarda.

Ki sokak başlı başına bir mesele...




- Ildefons Cerdà, modern Barselona'nın şehir plancısı: http://www.anycerda.org/web/arxiu-cerda
- YTÜ'de Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Sempozyumu: http://www.yses.yildiz.edu.tr/Program.html
- Inception, bir Christopher Nolan harikası (yarattığı zaman-mekân-fikir üçgeni hakkında yazmak istediğim): http://trailers.apple.com/trailers/wb/inception/
- Şehir ve Itaki'ye (ya da Itaka'ya) Yolculuk, Konstantin Kavafis şiirleri. Şehir, Cevat Çapan çevirisiyle Ezgi'nin Günlüğü melodisiyle grubun Oyun albümünde yer alıyor. Itaki'ye Yolculuk'un katalancaya çevirisi Lluis Llach bestesiyle katalanların manevi milli marşı haline gelmiş durumda.

vb...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder