24 Şubat 2011 Perşembe

INCEPTION HAKKINDA ÇOKTANDIR YAZILAMAMIŞ, DAHA DA YAZILMAZSA TOHUMA KAÇACAK YAZI


Alt tarafı bir film olan Inception’un (ya da, Başlangıç’ın) üst tarafı benim için bir beyin sarsıntısı oldu.

Kafamdaki yüksek alkollü zaman-mekân kokteyline bir de labirenti karıştıran film aklımda yılın filmi oldu çıktı. Üstüne CCCB’nin Labirentler sergisi filmi unutturmamakta ısrarlı davrandı. Uçuşta gösterilecek film olarak Inception'ı seçen havayolu da. Vs.

Bir rüya inşa etmek ve bir rüyanın içinde inşa etmek 'rüya'ları bir araya gelip beynimi bitmeyen bir yazı inşasında esir bıraktı.

BBC’nin, arkasından ‘requires multiple viewing’ diye konuştuğu Inception/Başlangıç her izleyişte (2) çıkardığı ek yükten ürktüğümden şimdilik DVD koleksiyonunda bekliyor Pandora’nın kutusu misali.

Mekân konusunda takıntılı geçiniyoruz blogda. O yüzden o konuda duraklayalım, sakinleşelim, soluklanalım. Mekânla ilgili filmden kalanlardan bahsedelim dağınık.

İç-dış-ara. Burak Hoca sayesinde tanıştığım ‘engawa’ kelimesi derman oldu diyebiliriz. Engawa, aynı isimli derginin kendini tanıtım yazısına göre, içeri ile dışarı arası bir ara-mekân/geçiş-mekânı, ya da bir ‘hemen hemen mekân’ –ki zaten sigara yasağı Türkiye’de bizleri bu tip mekânları sorgulamaya itmişti çooook önceden, yok 3 tarafı çevrili, yok tavanı açık vs vs.

Inception, Horta (Barselona’da bir mahalle ola, içinde ‘mini’ bir labirenti yeşil-sütlü kahve) ve Engawa’nın (derginin) ilk sayısının kapak fotoğrafı birleşip labirenti bana göre engawa par excellence yaptılar. Neden? Labirentin sınırları belli, bir karakteri bir karizması var, içindeyken yapmak istediğiniz bir şey var (panikle ‘kurtulmak’ eylemi de olabilir, soğukkanlılıkla ‘çözmek’ de), içindeki hava yaşamaya –var olmaya- müsait ve aynı zamanda dışarıya açık (en azından Horta'da). Labirent hem içerisi, hem dışarısı. Dışarıdan bir parçanın çizimlenmiş, çevrelenmiş ve bir iç kazanmış hali. Bu yüzden bir ara-mekân.

Inception’da rüya ve gerçek karışabiliyorsa ikisi de Nolan’ca mekân olduğundan (inşa edilebilirliği paylaşıyorlar, daha ne olsun), rüyalar da 5 duyuya ve 4 boyuta sahip olduğundan, rüyalar da bilinçli olduğundan. Ve rüya da gerçek de birer labirent, hatta iç içe geçtiklerinden labirent. Ve bu yüzden ikisi karışınca, bütünleşince bir ara-mekân. 

Nolan’ın filmi başka açıdan da duble-laberintik (ispanyolca kelime türetmek istesem laberintíssim –fazlasıyla labirent – derdim). Şehir zaten labirent-vari bir yapı. O şehrin içinde kapalı bir mekâna soktuğu kahramanlarını alt-mekânlara yolluyor Nolan. Sonra bir alt-mekânlara daha. Mekânlar birbiri içinde çoğalırken, bu mise en abîme kahramanları hakikaten dibe, limboya doğru çekiyor. Diğer yandan zamanda da rus annelerin en küçük bebeği misali gitgide gömülüyor Nolan’ın ekibi. Ve limbo son bebek.

Bundan sonrası nerede olduğumu karıştırdığım noktadır. Öyle görünüyor ki Inception'a daha döneceğim.

8 Şubat 2011 Salı

hacimler ve hayaletler

Aylardır bir şehir yazısı yazmaktı niyetim. Legoların bende bıraktığı iz bu olsa gerek, 'Ben yapsam nasıl olurdu?' fikrine giriş... Bir ara annemin verdiği proje derslerinde bir köşede vakit geçirmek için 'aydınger' kağıtlara kendi şehir-gezegenimi çizmeye başladığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra ağır aksak blog yazmaya başlayınca da şehir ve mekân, kelimelerime de karıştı.


(Yeri gelmişken, renkli puantiye-kabartmalı küplere karşı hislerimi ifade eden bir şarkı:)

(...)
Me dispersa, me fascina, / Me fa por, m'il·lumina, / M'allibera des meu ego... Lego.
(...)
Me distreu, m'al·lucina, / Me concentra, me despista, / M'allibera des meu ego... Lego


Beni dağıtıyor, büyülüyor, / Korkutuyor ve aydınlatıyor, / Beni egomdan kurtarıyor... Lego.

Eğlendiriyor,  hayranlık uyandırıyor, / Dikkatimi topluyor, sonra dağıtıyor, / Beni egomdan kurtarıyor*... Lego

* Egoyla ilgili kısmına katılmıyorum, sanırım... 


Bu 'altyapı'yı üstüne önce Gudik (Sarper Bey) sayesinde Lovely'den (Lovely Krallığı'nın ulusal marşı) ve ortaya çıktığı Danny Wallace programı How to start your own country'den haberdar oldum. Sonra da ispanyolca öğrenirken La Oreja de Van Gogh'un (Van Gog'un kulağı) Geografía (Coğrafya) şarkısıyla karşılaştım. 'Seninle bir ülke yaratmak isterdim' diye başlayan bu aşk şarkısı her çiftin bambaşka bir ülkede yaşadığını fark ettirdi bana.

O şarkıdan esinlenen bir blog yazısına da başladım aslında. Fakat şehir yazmadan ülke, mahalle yazmadan da şehir yazamayacağımı, her halükarda mekân yazmadan hiçbir ilerleme kaydedemeyeceğimin ayırdına yavaş yavaş vardım. Ve işte bilimum linklerle beynimi iğnelemeye devam eden mekân konusuna geri döndüm. Bu süreçte bana eşlik eden bazı linkleri ve isim-film-kavramları aşağıda sizinle paylaşıyorum, biraz da bana post-it olsunlar diye.

Mekânı yeniden düşünmemi 'somut' bir mekâna geri dönüşüm tetikledi. Ve bu yazının çıkış noktası Barselona'da, Born'daki Santa Maria del Mar Kilisesi oldu. Ama belki İstanbul'da Süleymaniye Camii, Ara Café, İstinyePark ya da İstanbul Modern de olabilirdi beni dürten. Biçimden ve işlevden, dinden ve süblimden, muhabbet ve yemekten, alışveriş ve takıntılardan, sanattan ve eleştirel düşünceden bağımsız; bunların hepsini kapsayabilecek bir 'boyut'una takıldı aklım. Daha doğrusu 'hacim'e.

Her iç mekân benim için bir hacim. Saydam ve akışkan olabilir. Birtakım vücutların peşisıra akan fısıltılar, ayak sesleri, gıcırtılar, yanmakta ve ya sönmüş mum kokuları, halı kokuları... Birtakım tabakların üstünden akan  yemek kokuları ve cam, metal, porselen şıkırtıları... Torba haşırtıları, kendini bile bile duvarlar arasına hapsetmiş tatminsizliğin uğultuları... Ya da inceleme ve izlemenin görünürde sessizliği... Mekânı yapan özelliklerden biri de havaya sinmiş sesler ve hareketler olsa gerek. Öyle bir sinmek ki, boşluğu hacim yapan bir birikim.

Öyle ki, 'iç mekân' dediğimiz şey bir gün artık fiziken iç olmasa, tamamen dış da olamaz sanki yeniden. 

Bütün bunları düşünmemin sebebi Santa Maria del Mar'ın mum kokulu taş gökyüzü -ve onun yerinde cam kubbeler olup da orgun yıldızlar altında inlemesi nasıl olurdu fikri- ise, yazdıkça aklıma gelen de Lizbon'daki Convento do Carmo. Lizbon gezisinin yazısını hiç yazmamış olduğumu da hatırlatan Convento'nun sütunları doğrudan gök kubbeyi ayakta tutuyor artık. Ama o duvarların içi hâlâ 'içerisi', yerleri çim ve taş kaplı bir arkeoloji müzesi de olsa artık. 

Convento do Carmo. Lizbon. Fotoğraf: Deniz Eyüce. Kasım 2010.

Aklımdan geçenleri, keskin ve benim için de beklenmedik bir sonla, tarihi eserleri tarihe gömmek meselesine bağlayarak bitirmek istiyorum.

Emek'in, Haydarpaşa'nın, İzmir'deki yan komşum cumbalı evin ve daha diğerlerinin parça parça sokağa, suya, bahçeye dökülmesi rahatsız ve mutsuz ediyor beni. Çünkü, kaybedilen maddi güzelliğin yanında, duvarlar ufalanıyor ve bir zamanlar çevreledikleri, mekân yaptıkları, tanımladıkları hacimler birer hayalete dönüşüyor. Bazen de zombilere. Hayaletler ürpertiyor, zombiler korkuyla sarmalıyor bizi; bu yüzden huzursuz, bu yüzden stresli ve aceleci, bu yüzden manen donuk kalabalıklar oluyoruz gibi geliyor bana. Çünkü anılarımızla aynı yerlerde ama onları öldürmüş ve geri getiremeyecek ya da tekrarlayamayacak olmanın huzursuzluğuyla koşuşturuyoruz sokaklarda.

Ki sokak başlı başına bir mesele...




- Ildefons Cerdà, modern Barselona'nın şehir plancısı: http://www.anycerda.org/web/arxiu-cerda
- YTÜ'de Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Sempozyumu: http://www.yses.yildiz.edu.tr/Program.html
- Inception, bir Christopher Nolan harikası (yarattığı zaman-mekân-fikir üçgeni hakkında yazmak istediğim): http://trailers.apple.com/trailers/wb/inception/
- Şehir ve Itaki'ye (ya da Itaka'ya) Yolculuk, Konstantin Kavafis şiirleri. Şehir, Cevat Çapan çevirisiyle Ezgi'nin Günlüğü melodisiyle grubun Oyun albümünde yer alıyor. Itaki'ye Yolculuk'un katalancaya çevirisi Lluis Llach bestesiyle katalanların manevi milli marşı haline gelmiş durumda.

vb...