28 Ekim 2010 Perşembe

Katalunya'dan haber başlıkları

Dün (27 Ekim 2010) Katalunya'nın önemli isimlerinden dilbilimcisi Joan Solà uzun bir hastalık sürecinin ardından hayatını kaybetti. Solà, birçokları tarafından Avui gazetesinde 30 yılı aşkın süre aralıksız yayınlanan köşe yazılarıyla tanındı. Aynı zamanda uzun yıllardır Barselona Üniversitesi'nin önemli Katalan Dili ve Edebiyatı hocalarındandı. Katalan dilbilgisinin babası kabul edilen Pompeu Fabra'nın tüm eserlerini yeniden yayınladı. Güncel Katalan Dilbilgisi'ni hazırlayan ekipin direktörlüğünü yaptı. 1999'dan bu yana Institut d'Estudis Catalans'ın bir üyesiydi. Sentaks ve Katalan dili tarihi konularında uzmanlaşmıştı. 2005'te Creu Sant Jordi nişanını ve 2009'da Premi d'Honor de les Lletres Catalanes ödülünü almıştı.

Joan Solà, Partido Popular'ın Barselona Belediyesi'nde Katalanca'nın öncelikli dil olmasını mahkeme yoluyla askıya aldırdığı gün hayatını kaybetti.

Partido Popular Barselona'da askıya aldırdığı Katalanca önceliğini Girona ve Tarragona'da lehte oy kullanarak kabul etti.

Kestane, gürgen, palamut...

Barselona'da geceler daha uzun, daha soğuk artık. Ve karanlık akşam vakitlerinde bir kestanecinin yanından geçmek kadar iç gıdıklayan, yürek ısıtan bir şey yok... Tabii aynı zamanda bu kestaneler dilinizi olduğu kadar cebinizi de yakabilirler. O yüzden kestane kiosklarının yanından deriiiin bir nefes alıp, depolayıp, yola devam etmekte fayda var çoğu zaman.

Kestane mevsimi içinde bir de kestane günü var burada: castañada. Yarın, yani 29 Ekim, burada kestane günü. Katalanca dersine gittiğim Escola Oficial'de bütün sınıflar toplaşıp kestane ikram edicez birbirimize. Gerçi tam olarak nasıl bir etkinlik olacağını henüz kestiremiyorum. İzlenimlerimi daha sonra paylaşacağım sizlerle.

Bir yandan yanık kestane kokarken sokaklar, diğer taraftan da fırınları panellets (panayyets) basmış durumda bu arada. Limonlu, çilekli, fıstıklı, çikolata kaplı... rengârenk badem ezmesi topları tepsi tepsi uzanmakta. Fakat bu ufak toplar da hayli ağır çekiyorlar, kestaneler gibi. Şurada panellets hakkında daha detaylı bilgi vermiştim.

Sezonun bir diğer favorisi de mantar (katalanca bolet, bulet okunuyor). Aslında burada başlı başına bir gönderiyi hak edecek kadar 'katalan' bir besin öğesi mantar. İtiraf etmeliyim ki katalanların mantar takıntısını henüz anlayabilmiş değilim. Ulusal kanalda (yani TV3'de) 'Mantar Avciları' diye mantar toplama yarışması ve tüyoları programı yapacak kadar ulusal bir besin bu. Ve bu program Dallas gibi uzun soluklu bir fenomen... Hatta her sene katalan televizyonlarının farklı bir ünlüsü sunuyor Caçador de bolets'i. Belki de bütün bu mantar çılgınlığı bana da bulaştığındandır, ben de son zamanlarda mantar çorbası, fırında mantar, mantarlı tavuk gibi tarifleri sık sık yapmaya başladım.

Keyifli anların ve tatların mantar gibi türediği günler dilerim.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Alt çizgi

Sans rien changer, que tout soit différent.
Robert Bresson, Notes sur le cinématographe.


Hiçbir şeyi değiştirmeden, her şey farklı olsun.
Robert Bresson, Sinematograf hakkında notlar.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Bugünün kelimeleri

mixa (mişa), yani kedi (daha doğrusu 'psi psi'). Katalanca.

brazenly (breyzınli), yani utanmazca. İngilizce.

petulante (Petulante), yani kibirli. İspanyolca.

chauve-souris (şofsuri), yani yarasa. Fransızca.

ukala. Türkçe.

10 Ekim 2010 Pazar

Kelimeler bana dar:

trencaclosques (trenkakloskas), yani puzzle. Katalanca.

incentive (insentiv), yani (Cambridge'a göre) dürtü. İngilizce.

engatusar (engatusar), yani tatlı dille ikna etmek. İspanyolca.

bruine (brüin), yani çisenti. Fransızca.

köse. Türkçe.

5 Ekim 2010 Salı

Amb unes turques de collons...*

Gerard Quintana

gülden papatyaya

Bloğa başlarken cinsellik konusunu gündeme alacağım aklıma gelmemişti hiç. Hatta aslında cinselliğin benim için kendi bloğumda yazmayı tercih etmeyeceğim kadar kişisel bir konu olduğunu düşünmüşlüğüm oldu başlangıçtan bu yana. Ne var ki (memleket gündemini gazetelerin elektronik kopyalarından ve televizyon kanallarının program arşivlerinden takip etmemden kaynaklanan bir büyüteç etkisiyle belki de) Fatmagül konusu artık neredeyse gözümü yerinden çıkardığı ve benim de bu konuda söyleyecek bir iki düşüncem olduğu için kendimi tutamadım. Yine de yazının sonuna geldiğinizde muhtemelen her şeyi pek havada, her lafımı pek yüzeysel, pek suya sabuna dokunmaz bulacaksınız. Diyorum ya, yazmayı düşünmediğim ve hala yazmak istediğimden pek emin olmadığım bir konu bu...

Amerika'yı yeniden keşfetmek gibi olacak ama, cinselliğiyle nasıl bir küsmüş ise hala barışamamış bir toplumuz bence. Ancak, aksaklık Fatmagül'e tecavüz sahnesi ya da bu sahnenin televizyonda yer alması değil. Mesele görünürde bu kadar ulu orta konuştuğumuz şu konuyu aslında ne kadar 'dedikodu'-vari, ne kadar 'duydun mu?'ca tartışmakta olduğumuz. Zaten Fatmagül meselesi hakkında bu kadar çok konuşulmasının sebebi de aslında (çoğu yerde) dedikodu yapılmakta olması değil mi? Yoksa bu kadar 'reyting'i olur muydu bu meselenin? Bu güne kadar oldu mu mesela? Gerçek vakalar ne derece irdelendi toplum bilincini geliştirmeye yönelik programlarda? Kadının cinsel hakları, erkeğin cinsel hakları, doğru bir cinselliğin temel şartları hangi -var olmayan- cinsellik programında tartışıldı, prime time'da? Cinsellik deyince sizin aklınıza medyada ilk hangi isim geliyor mesela? ... Değil mi?

Fatmagül'ün tecavüz vakası Fatmagül suretinde 'kadın'ı (özellikle Türk kadınını) sürekli bir tecavüze mahkum eder bir üslupla tartışılıyor bence. Ve bunu 'erkekler' diye genellenen bir grup yapmıyor bana kalırsa. Bunu hepimiz yapıyoruz; bunu bizim toplumsal bilincimiz yapıyor. Belki her cinsin gözünde sahnenin renkleri farklı olabilir. Ya da fon müziği. Ki bence burada cinsiyetten çok kişide bitiyor iş. Ama önemli olan oyuncuların ve oyunun hep aynı olması ve tek bir sahnenin saplantı haline gelmiş olması. Sanki bir dili -ki cinsellik de bir dil değil mi zaten?- yanlış öğrenmişiz de artık hiç doğru konuşamayacakmışız gibi. Aslında belki de gerçekten mesele buradadır; belki de anadilimizi konuşmayı -hepimiz- öğrendiğimiz gün vücutlarımızı konuşturmayı (ve anlaştırmayı) da çok doğal bir şekilde öğrenmiş olacağız.

Ama (Fransızların dediği gibi) bu bambaşka bir hikaye...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Alt çizgi

La vision n'est pas un certain mode de la pensée ou présence à soi: c'est le moyen qui m'est donné d'être absent de moi-même, [...]


(Görüş herhangi bir düşünce biçemi ya da kendindelik değildir: bana verilmiş bir kendimde var olmama yoludur.)
Maurice Merleau-Ponty, L'`Oeil et l'Esprit