13 Ağustos 2010 Cuma

Orda bir tat var uzakta

 Aile ve arkadaşlar hep özleniyor, kaçışı yok. Başka ülke değil, başka şehir hatta başka mahalledeyken bile özleniyor onlar. Sonra, anılar özleniyor. Daha doğrusu, anılarla aynı mekanı paylaşabilmek özleniyor. Yer değiştirdikçe sadece eşyalar değil, yaşantılar da geride kalıyor sanki. Ne var ki, bu konu uzun, çok uzun...

Benim bu sefer bahsetmek istediğim hasretlik daha gündelik, daha abur cubur, pek sefahat düşkünü bir hasretlik.

Barselona'da okumaya başlayalı beri İzmir'de ya da İstanbul'da iken varlığının ayırdında olmadığım nice şeyleri özler oldum. Şöyle ilk kendime soruşta aklıma gelenler: vapurda çay sefası; fırınların, pastanelerin ekmek kokusu ve ayran.

Pek pisboğazmışım...

'Ayranını da kendin yapıver' demeyin. Yoğurt gibi yoğurt bulsam yaparım. Ama bizdeki kilo kilo kutularda; kaymaklısı, süzmesi, kesesi her biri ayrı ferahlıkta yoğurtlardan nasibini alamamış henüz Barselonalılar. Tek kişilik, tek porsiyon, küp küp dördü birarada yoğurtları görünce gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Bir de hepsi ya meyveli ya şekerli. İlk alışımda yanlışlıkla şekerlisi alıvermiştim... Tabii yoğurdu meyvesiz, şekersiz ve küp harici formlarda hayal edemeyen yabancı arkadaşlarımdan bazıları İstanbul'a gelip de her yemekte yoğurt ya da ayran, her markette kiloluk ve şekersiz yoğurtları görünce gözleri yerlerinden fırlıyor. Hepsi bizim yoğurtlara şekersiz, meyvesiz diye üvey evlat muamelesi yapıyor. Yalnız, ayranı pek seviyorlar. Geri dönünce bazıları bizimkine en yakın yoğurttan, Yunan yoğurdundan ya da La Fageda diye bir markadan alıp evde ayran yapıyor kendine.

Peki yoğurt yok, fırın da mı yok koskoca Barselona'da? Var. Da bizdeki gibi sıcak ekmek, pide, açma, simit, börek kokusu yayılmıyor nedense onlardan. Tabii ben Barselona'daki tüm fırınlar ve pastaneler üzerine ileri geri konuşabilecek bir uzman değilim. Yine de şimdiye kadar bizimkiler kadar iştah açan bir tek fırına ya da pastaneye denk gelmedim. Genelde çok temiz ve sunumları çok çekici olmasına rağmen, sonuçta ağzımda kalan tatlardan pek de memnun kalmadım açıkçası. Ekmekleri saymazsak hamur işinde pek başarılı bulmuyorum Barselona'yı.

Gelelim vapur üstü çaya. Barselona'da boğaz ya da körfez geçmek olmadığı için şehir hatları vapurları da yok. Deniz seyahati özlemi Balear adalarına, Sardunya Adası'na gemiyle yolculuk edip giderilebilir. Bu seyahatleri denemedim henüz. Denemediğim bir diğer yol da gemiden Barselona manzarasının izlenebileceği özel turlar. Çok keyifli olduklarını duydum. Yine de iddia ediyorum ki hiçbirinde Beşiktaş-Kadıköy vapurunda içtiğiniz demleme çayı içemezsiniz. Kendi evimde içmeyi de denedim, Türkiye'den demliğimi ve çayımı da götürdüm; ama, sudan mıdır bilmiyorum, tadını alamadım çayın. O yüzden şimdi tatil için dönmüşken su gibi çay içiyorum.

Daha neler özlüyor insan. Aklıma gelenlerin çoğu yemek-içmek sınıfından. Mesela gerçekten kırmızı domatesler ve şöyle tam yağlı bir beyaz peynir, taze kaşar, hellim bulamamanın sıkıntısını çekiyorum halen. Sonra 'kuşbaşı et' kavramını ve 'bamya'yı bir türlü ispanyolcaya çeviremiyor, ispanyollara anlatamıyor olmanın verdiği salaklık hissini henüz atabilmiş değilim mesela. Onca deniz ürünü bulunan ve sevilen yerde, ta Amerika'yı keşfetmiş insanların torunlarından bir tanesinin de daha midye dolmayı keşfedememiş olmasının teessüfü içerisindeyim örneğin. Ve adam öldürmelik boyutlarda olup da bir pişirmede içi boşalan patlıcanları, kabakları, salatalıkları gördükçe suçluluk ve acıma kaplıyor içimi.

Liste bitmiyor. Ama akşamları hafif yemek, hafif yazmak lazım ki uykular kaçmasın. İyi uykular ve aslanlar gibi kahvaltılar diliyorum. Ben de şimdiden yarın sabahki kumrunun, simidin, çayın, ev yapımı reçellerin, kahvaltılık zeytinlerin, peynirlerin hayalini kurmaya başlıyorum...

1 yorum:

  1. Uykusuna yat sen simitin çayın, rüyada görünce bile nefis körelirmiş. :)

    YanıtlaSil