24 Haziran 2010 Perşembe

Gönderme

Yahu,

Sarper Bey Barselona'ya gelip gideli kaç zaman oldu; üstüne yazisini da yazdi. Benim aklima daha yeni geliyor kendisine link vermek.

Sarper Bey'in gözünden Barselona için tiklayiniz.

Quelle 'Cannes'rie!

Bueno, a petición de varios y según la bautización por una ;) de ellos, aquí tienen un 'blogspot bilingüe de la chiquilla' =) Salvo que no es bilingüe entre turco y español, sino entre francés y español. Se debe a que en estos momentos me encuentro en tierra francesa, en Niza. En el aeropuerto de Niza más específicamente.

La idea era escribir sobre mi viaje a Cannes. Pensaba explicarles que si van a Cannes cuando todavía tienen menos de 26 años, no compren el tiquete ida y vuelta al bus Aeropuerto de Niza-Cannes Centro. Porque la tarifa para los 'jóvenes' existe únicamente en ida o en vuelta, por separado (12,50 euros). Al comprar ida y vuelta, no importa la edad que tengan, pagan 25,50. Me dirán: 'No importa, son 50 céntimos de más...'. Como me dije yo. Pues no...

Resulta que los franceses no se cortan de hacer huelgas. Lo que me parece estupendo. Hay que protestar de manera colectiva cuando un gobierno se cree que los ciudadanos sean esclavos hasta la muerte y que jubilarse sea un lujo. Sin embargo, tener que pagar 20 euros de más -son 80 euros de taxi compartidos con 3 personas más- por un trayecto que ya había pagado y que no me avisaron de que no se iba a realizar, no mola... Y aprendí otra cosa: cuando les dicen que puede haber 'perturbaciones graves' en el servicio, es un eufemismo para decir que simplemente no hay ningun servicio.

En fin, más vale perder dinero que perder la alegría. Así que dejo de quejarme por el incidente y por el hecho de que no sé si mi vuelo va a salir en unas horas o si al final pasaré la noche en el aeropuerto, sin pensar si me pagarán un hotel o un segundo vuelo, bla bla bla...

¿Qué les decía? Ah sí, dejo de quejarme porque realmente me lo pasé bien en Cannes y les prefiero hablar de ésto.

Cannes es pequeña, tranquila, segura y CARA! Es normal, es Cannes 'après tout' y 'quand même'! Lo digo para que lo tengan en cuenta a la hora de decidir. Y honestamente, tanto lujo no se refleja para nada en las calles, en la infraestructura.

Para que tengan una idea, un café con leche (un café crème) les puede costar entre 3 y 4 euros. Un cortado (une noisette) alrededor de 2. Una cerveza entre 6 y 10 dependiendo de si es una caña o mediana. Los coctéles en general pueden costar hasta 15 euros. Pero une coupette (una copita de champán) cuesta 3. (Piensen que no estuve en ningún sitio de lujo, ningún hotel de más de 2 estrellas =P)

Si dejamos de lado el 'detalle' económico, la ciudad me pareció muy agradable en general. Hay gente, hay vida pero al mismo tiempo hay mucha tranquilidad. Las playas, los restaurantes y los cafés, las tiendas... dan a las calles pequeñas y frescas de la ciudad de Cannes. La gente es simpática en su gran mayoría. La comida es buena, el marisco delicioso y el servicio es eficaz -bueno, siempre hay excepciones.

Además, los coches se sorprenden cuando un peatón espera sobre la acera a que pasen ellos primero. ¿Qué más pedir?

Algunos consejos: Si comen en un restaurante, cuando el camarero les pregunta algo y quieren contestar que sí, no digan 'ouais' sino 'oui'. O incluso 'fuiiii'... Sino se enfadan un poquito.

Piensen dos veces antes de pedir un postre. Son gigantes, incluso para más de una persona.

La calle (Rue) Saint-Antoine (con muchos restaurantes), la Pizzeria Cresci, el bar 72, la calle des (Rue d') Antibes (para ir de compras), y las playas en general son sitios recomendables. Coca-cola Cherry y Desperados (cerveza con tequila) son interesantes y los quesos bonísimos.

Si van al hotel Bellevue, tienen que llamar para que alguién de la recepción vaya para abrirles la puerta o, probablemente, para que les diga al teléfono el código de la puerta y el número de su habitación. Es normal, no se asusten. No es un hotel-espíritu. Simplemente es diferente de lo que se ve en su página web. Debo confesar es el personal es muy amable, el hotel es muy limpio y no está muy lejos del centro. El desayuno no está mal pero poca cosa por lo que cuesta. En cambio el internet funciona genial, hay televisión en las habitaciones, aunque en la mía era imposible verla porque la pantalla miraba el cielo... En fin, es un techo seguro para pasar sus días en Cannes.

Et voilà!

Á bientôt messieurs, dames!  

7 Haziran 2010 Pazartesi

Havuç Saati

Türk basınının -haklı olarak- başka dış haberlerle ilgilenirken gündemine dahil etmediği başlıklardan biri de Kolombiya'daki başkanlık seçimleri.

Hızlı bir özet vermek gerekirse, seçimlerin ilk turu 30 Mayıs'ta yapıldı ve oyların yüzde 46'sını alan Juan Manuel Santos ile yüzde 21'ini alan Antanas Mockus 20 Haziran'da yapılacak ikinci tura kaldılar. Santos, halen iktidarda olan ve hakkında pek de hayırlı konuşulmayan başkan Uribe'nin takipçisi olarak görülüyor. Santos, oylardan da anlaşılabileceği gibi, oldukça popüler bir aday. Komşu Venezüella'nın başkanı Chávez'le pek anlaşamayan Santos halkın çoğunluğunca bir kurtarıcı olarak görülüyor. Diğer yandan, Santos'un seçilmesi, mevcut icraatları arasında yolsuzlukları ve işsiz insanları iş vaadiyle kaçırıp, öldürüp 'işte bakın kaç tane terörist öldürdük' diye millete ihaneti öne çıkan Uribe iktidarının devamı anlamına geliyor. Kolombiya basınına Santos ailesinin hükmetmesi ülke içinde Santos'un oylarını arttırıyor.

Yurtdışında okuyan, çalışan, yaşayan kolombiyalılar ise çoğunlukla Mockus'u destekliyor. Zira Kolombiya'nın bütün dış temsilciliklerinde ilk turu kazanan aday Mockus oldu. Mockus Yeşil Parti'nin adayı. Litvanya asıllı, heykeltraş bir annenin 2 yaşında okuma-yazma öğrenmiş oğlu, fransız ekolünden, filozof ve matematikçi, Ulusal Üniversite'nin cesur eski rektörü, Bogotá'nın radikal belediye başkanı ve seçimlerin en renkli adayı. 


Mockus'un siyasi hayatı rektörlükten istifa etmek zorunda kalmasıyla başlıyor. İstifanın sebebi ise kendisini ıslıklar ve yuhalamalarla protesto eden ve konuşturmayan yüzlerce öğrenci önünde pantalonunu indirip gürültülü kalabalığı 'barış beyazı' (kendi ifadesidir) poposuyla susturması. 


Mockus'un 3 yıllık belediye başkanlığı sırasında yaptığı tasarruflar sayesinde ardından gelen belediye başkanları yeni icraatlar yapmaya devam ediyorlar. Ancak Mockus'un idaresi sırasında dikkati daha çok şehirdeki yolsuzluğa, gürültüye, trafiğe ve şiddete karşı aktif mücadelesi ve Bogotá halkında bir kentlilik bilinci yaratabilmesi dikkat çekmiş. 


Kolombiya'da hiçbir şey yapmayan, sürekli çalışan, sokağa çıkmayan, sosyalleşmeyen vs bir insan için 'o havuçtur' deniyor. Bizim 'inek', 'bayık', 'ot' dediğimiz gibi... Mockus belediye başkanlığı sırasında 'havuç saati' projesiyle (ya da kanunuyla), yani önceden sabaha kadar açık kalan bütün gece kulübü, disko, bar ve benzerini sabaha karşı 1'de kapatarak şehirdeki cinayetleri ve ölümlü trafik kazalarını bir anda azaltmış.


Efendim, Mockus ilginç bir figür. Şimdilik 20 Haziran'ın favorisi gibi görünmese de Kolombiyalı arkadaşlarımda en azından oy verme ve ümit etme arzusu uyandırmış bir politikacı. Bizim her türlü ümidi emen politikacılarımızın emir vermiyorlarsa da izin verdikleri saçma sapan sansürleri aştığınızda aşağıdaki linklerde sırayla Wikipedia'daki ingilizce Mockus başlığını, Kolombiya'nın -Santos'çu da olsa- en önemli gazetesi olan El Tiempo'nun 2010 Seçimleri sayfasını ve, son olarak, Mockus ve Bogotá hakkındaki Danimarka yapımı -ingilizce- bir belgeselin YouTube linkini bulacaksınız. Belgeselde göreceksiniz, Mockus süper kahraman gibi giyinip sokaklarda çöp toplayarak tanıtıyor belediye başkanı olarak başlattığı ilk projeyi. Poposunu gösteren bir rektör, süper kahraman kostümlü bir belediye başkanı ya da yanında devasa bir havuçla gezen bir başkan (ya da başbakan) ister miydim bilemiyorum. -Ve biraz önce Sarper Bey'le konuştuktan sonra kabul etmeliyim ki Mockus'un bazi uygulamalari fazla sert- Ama yine de Mockus'un varlığından haberdar olduğuma sevindim. Belki sizin de hoşunuza gider dedim.




Chau pues!



6 Haziran 2010 Pazar

Barselona'ya yaz metrodan gelir

Karlı bir mart, ne olduğu belirsiz bir nisan ve geç kalmış yağmurlarla geçen bir mayıs ardından Barselona'ya haziranla birlikte yaz emin adımlarla geldi.

Tipik bir Barselona yazının en önemli ölçeği 4 numaralı sarı metro hattındaki güneş kremi kokusunun yoğunluğudur.  Özellikle Girona-Bogatell durakları arasında kalan parça boyunca ve özellikle akşam plaj dönüşü saatlerinde. Zira şehrin bu kısmındaki plaj halkı arasında kızarmaya hevesli, sarışın, beyaz tenli 'giri'ler* çoğunluktadır. Ancak kızarıklıklar acı vermeye başladığında, yani akşam saatlerinde akla gelir güneş kremi.

Barselona'ya yaz geldiği şehrin en önemli iki metro hattındaki, yani 1 numaralı kırmızı ve 3 numaralı yeşil hatlardaki istasyonların ter kokusundan ve trenlerdeki klima soğuğundan bellidir. Bu iki hattın kesiştiği Katalunya Meydanı durağından yazın metroya binmek yerine meydandan kalkan herhangi bir otobüse binmek daha akıllıcadır sanki.

Meydandaki turistik otobüs kuyruğu, Rambla'nın geçilmezliği, Barseloneta'nın çekilmezliği Barselona'ya yazın turistlerle geldiğinin belgesidir. Terasta clara,Virreina'da lata, chiringuitoda nachos yazın ritmini belirler.**

Barselona'da yazın her belediye otobüsüne karşılık 4-5 tane havaalanı otobüsü geçer durakta karşınızdan. Hani 'acaba ben de birine atlayıp buralardan biraz kaçsam mı' diye geçmedi değil aklımdan.

Veee daha yaz yazısı bitmeden Barselona'ya yağmur geri döner. Barselona'ya yaz bir dengesiz gelir yani...


* Giri (Guiri): İspanyolların sarı saçlı, açık tenli, genellikle erkekleri kısa pantalon ve çorap üstüne sandalet giyen, kızları 7/24 plaj modunda gezen turistlere taktıkları pek de sempatik olmayan lakap.

** Teras: Kafelerin masaları kaldırıma yayılmış kısmı.
** Clara: Yarısı Fantalı ya da limon sulu bira.
** Virreina: Gracia mahallesindeki önemli meydanlardan bir tanesi.
** Lata: Kutu biranın ispanyolcası. 'Paki'lerin, yani pakistanlı seyyar satıcıların sokakta ısrarla tanesi 1 euroya sattıklarından.
** Chiringuito: Sahildeki, plajdaki salaş kafe-barlara verilen isim.

4 Haziran 2010 Cuma

Yeni bir ülke bulamazsın

Başka yazılar var; taslak olmuş bekleyen. Ama bu sabah öyle ağır basssssssssssstı ki şu sıkıntı, hemen paylaşmadan edemem.

Yurtdışında yaşayan Türk yaşıtlarıma, özellikle de yakın çevremdekilere bakıyorum. Herhalde hiçbirimiz ciddi bir adaptasyon sorunu yaşayacağımızı düşünmedik yola çıkarken. Ve çoğumuz da ciddi sorunlar yaşamadık. Ama aslında inceden inceden bir diş ağrısı gibi çekilmez küçük sorunlar alıkoyuyor bizi bir şeylere uymaktan, hayatımızda bir uyum yakalamaktan.

İzmir'deki, İstanbul'daki hayatımın Barselona'dakinden ne farkı var? Görünürde hiç. Evet, ailem burada değil; çok sevdiğim dostlarımın önemli bir kısmı İstanbul'da; sokağa çıkıyorsun dil başka -gerçi artık sokakta da sık sık Türkçe duyar olduk-; markete gidiyorsun yiyecekler bir değişik ve saire... Ama burada da sevdiklerim var; burada da gülüp eğleniyor insan, bir malzemenin yerine başkasını koymayı öğreniyor; ve de ne yabancı dille ilgili bir sorunum ne de yer değiştirmişliğin doğurabileceği maddi sıkıntılarım yok.

Nedir o zaman derdim?

Derdim 'avrupai'lik. Medeniyet dişim ağrıyor. Bir 'ne olduğunu bilmeden yetişmişlik' hissi var içimde. Bir 'yanlış paketlenmişlik'. Avrupalı olmak değil derdim. De... O yöndeki şartlandırılmışlığım ve o şartlandırmanın boşluğunun farkına varmışlığım kavga ediyorlar içimde.

Ama bana bu yazıyı yazdırtan esas sıkıntı, benim şu bir önceki paragraftaki derdimle bağdaştırdığım başka bir dert aslında: yıllarca bir uca o kadar uzandık, o kadar uzandık ki; bir an elimiz kayıp da tutunamayınca diğer uca çarptık güm diye sanki. Bir ortası yok mudur bunun? Şart mıdır itiş-kakışta harap olması benim ülkemin? Sargılı, yamalı, değnekli, derme-çatma mı olacak bizim her işimiz?

Aslında ben şu fikre varmak istiyorum: -en azından benim- yurtdışına uyumda bir sorunum varsa o da arkada bıraktığımı sandığım ülkenin aslında belki de hiç var olmadığını fark etmişliğin verdiği paniktir. Patır patır dökülmekte bir köprünün üstünde koşmakta gibi hissediyorum kendimi. Geçmiş her adımım çoktan suya karışmış gibi.

Özentilik, elitistlik, pesimistlik, hainlik deyin... Sizi karalar bağlamıyor mu başlığı hariç neresi yalan, neresi eksik, neresi fazla bilemediğiniz haberleri okudukça?