22 Aralık 2010 Çarşamba

Xurros, neules i bones festes



Sokakları ışıldatan yılbaşı süsleri, vitrin ve camları saran yalan kar ve insanları saran alışveriş çılgınlığıyla yine geldi Noel. Sokaklarda, mağazalarda, kafelerde beyninize işlenen şarkılarıyla geldi. Sanırım, Noel dükkân ve kafe gibi yerlerin çalışanı ya da sadece müşterisi olmanızın belli bir açıdan çok da bir şey değiştirmediği tek dönem: nereye giderseniz gidin aynı şarkılar havada. Ve bir yere gitmeseniz de sokakta buluyor sizi. Ya da beni buluyor. All I want for Christmas, Let it snow (ki Barselona'da kar var da biz mi 'dur' dedik...) ve tabii coğrafî konuma özgü olarak bir Villancicos (Noel şarkıları) seçkisi bu yıl aklıma kazınanlar.

Şurada Barselona'da Noel hakkında geçen yılki yazıyı okuyabilir ve meşhur Noel şarkılarından birini dinleyebilirsiniz. Şurada da önemli bir Noel figürü olan ve 'her Belén'de (ya da Pessebre, yani İsa'nın doğumuyla ilgili sahneleri temsil eden bir yerleştirme/enstalasyon) bir tane olmazsa olmaz' Caganer hakkında bir yazımı bulabilirsiniz. Ayrıca aşağıda Caganer ve Katalanların diğer eskatolojik kültürel ifadeleriyle ilgili ingilizce kısa bir video var.




Videoda duyduğunuz ya da duyacağınız isimlerden biri Caga Tió. Kendisi bir kütük. Mecazî anlamda değil; basbaya kütük. Gerçi mini versiyonlarının dallardan yapıldığını sanıyorum. Caga Tió'nun iki ön bacağı ve pek sevimli bir yüzü var. Bir de tabii kıpkırmızı bir Katalan beresi. Kimisinin gözlüğü, piposu, Noel Baba sakalı ve bıyığı da oluyor. Meydanlardaki dev versiyonlarından mini birer anahtarlık olanlarına kadar muhtelif boyları mevcut. Caga Tió'nun görevi Noel hediyelerini 'yumurtlamak'. Önce bir sopayla çok da acı vermeyecek bir güçle ve geleneksel şarkısını söylerek beline beline vurduktan sonra poposuna örtülmüş bir battaniyenin altından bir hediye çekiyor ve sahibine veriyorsunuz. En azından bu yıl ilk defa katıldığım haliyle Caga Tió ritüeli böyleydi. Şahsen pek sempatik buldum kendisini çünkü bana da iki güzel kitap hediye etti =) (Tabii bunda asıl payı olan ev sahiplerine fırsattan istifade buradan sevgilerimi yolluyorum). Biz de Katedral Meydanı'nda kurulan Noel pazarından muhtelif boy ve simada Caga Tió'larımızı aldıktan sonra Plaza Espanya'ya doğru Gran Via üzerinden yürümeye başlayalım.


Resmin alındığı yer: http://dutchdepression.blogspot.com/2009/11/introducingcaga-tio.html (Caga Tió hakkında ingilizce bol bilgili ve neşeli bir metin)

Plaza Espanya'ya yaklaştıkça bir başka Noel Pazarına rastlayacağız çünkü. Gran Via'nın ortasındaki yaya ve bisikletli şeridinde her yıl kurulan bu pazarda oyuncakçı, takıcı, çantacı, şekerci, püsürcü bir sürü stand yan yana dizi dizi uzuyor. Noel arifesi boyunca Gran Via üzerindeki vitrinler, apartman girişleri, otobüs durakları karşı kaldırımdan görünmez oluyor. Karşınızda gördüğünüz gri dalga dalga metal bir şerit oluyor. Zira standlar ortadaki yaya şeridine değil iki yandaki trafiğe bakıyor; standa bakanlara kaldırımda nispeten ferah bir tampon bölge bırakarak tabii. Yine de garip geliyor bana bu yön tercihi. Belki de arabaların arka koltuklarındaki çocukları da cezbetmek içindir. 

Bu pazarın bence starı ise kaldırımda adeta çölde bir vaha gibi parıldayan, adeta topraktan mantar gibi fışkıran, parlak bir fikir gibi bir anda karşınızda beliriveren, devasa, kırmızı-beyaz ışıklı, 'janjan'lı xurrerialar. Yani, kuru bir tulumba tatlısı kıvamındaki xurroları oracıkta yapıp satan karavan-dükkânlar. Tabii ki xurreria sadece Noel pazarına özgü gezici bir tatlıcı değil. Normal zamanda da Barselonalılarca çok sevilip ara ara kapısından girilen bir dükkân xurreria. Ve sıcak çikolata sevenler sıcak bir kafede otururken sıcacık keyiflerinin yanında bir iki xurros isteyip meşhur xocolata amb xurros'u da deneyebilirler.





Barselona'da bir Noel daha bitti. Benim için. Fırsattan istifade sevdiklerine kavuşmanın sabırsızlığı bir yana; bütün curcunasına, gürültüsüne, hazırlığına maruz kalıp kendisine tanık olmadığım, takvimde bir nokta. Tabii garip bir his, bünyede bir ne olduğunu anlayamama, zamanda bir boşluk. Ama belki de benim için yurtdışında Noel'in en tatlı yanı, benim için yurtdışında olmaması...

19 Aralık 2010 Pazar

The Guardian's Clip Joint. Henchmen

Let's show some Christmas spirit towards these much maligned minions with their emotional baggage and superior masters



Young Frankenstein

Top hencho ... Marty Feldman's Igor in Young Frankenstein

15 Aralık 2010 Çarşamba

Turner prize 2010: Susan Philipsz, sound art and student protests

Last night Susan Philipsz walked away with Britain's most prestigious art prize, but the evening was dominated by art students demonstrating against cuts. As the artist describes what it's like to win, Andrew Dickson talks to the protesters picketing Tate Britain – and gallery director Nicholas Serota explains whose side he's on



12 Aralık 2010 Pazar

Bridget Riley's circles run rings around us

Adrian Searle sees Bridget Riley reach a new artistic peak with her wall mural at the National Gallery, Composition with Circles 7



29 Kasım 2010 Pazartesi

Katalunya'dan haber başlıkları: Özerk Bölge Parlamento Seçimi

7 milyon nüfuslu Katalunya bugün yeni parlamentosunu seçti. Montilla başkanlığındaki hükümeti oluşturan 3 sol parti de seçimlerde oy ve parlamentoda sandalye kaybetti. Açık ara kazanan ise Artur Mas liderliğinde CIU (Convergència i Unió) oldu. Katalan milliyetçisi CIU,  biri hıristiyan-demokrat diğeri merkez-liberal çizgiden 2 farklı grubun oluşturduğu bir platform. Bütün seçim bölgelerinden birinci parti olarak çıkan ve mutlak çoğunluğu 6 sandalyeyle kaçıran CIU parlamentoya 62 vekille girerken, en yakın takipçisi PSC (Partit dels Socialistes de Catalunya, yani Montilla'nın partisi ve Zapatero'nun PSOE'sinin Katalan kolu) 28 sandalye aldı. Montilla bir dahaki kongrede parti başkanlığına aday olmayacağını açıkladı.

PPC (Partido Popular de Catalunya), yani İspanyol sağının Katalunya şubesi, Katalunya'da tarihinin en büyük başarısını elde ederek 18 milletvekili çıkardı. Puigcercós'un Cumhuriyetçi (ve ayrılıkçı) Sol'u (ERC, yani Esquerra Republicana de Catalunya) ve Herrera başkanlığındaki Yeşil-Solcular (kısaltması bile çok uzun bir isimleri var...) 10'ar sandalye, Ciutadans (C's) 3 sandalye aldılar. Ve son olarak Katalunya'nın yeni partilerinden Solidaritat Catalana per la Indepèndencia (SI, yani Bağımsızlık için Katalan Dayanışması) 4 vekil çıkardı. Böylece Futbol Club Barcelona'nın eski, SI'nin taze başkanı Joan Laporta parlamentoya ilk adımını attı.

Madrid'den izin çıkmadığı için (!) yapılamayan seçim öncesi Mas - Montilla düellosu, 

her hafta bir parti liderinin siyasi parodi programı Polònia'da kısa bir skeçte kendini oynaması, 

yarışın önemli partilerinin liderlerini karşı karşıya getiren ve TV3'te yapılan 6'lı seçim tartışmasına Laporta'nın çağırılmamasının hayret uyandırması

PSC'nin gençlik kolunun orgazmik seçim videosu ve diğer yaratıcı kampanya taktikleri,

PPC'nin başkanı Alicia Sanchez-Camacho'nun göçmen avladığı kampanya-video oyunu (medyanın verdiği adıyla Alicia Croft),

ve penceremin dibinde 40 saniyelik tanıtım bantını bütün gün replay'de çalan hayvanseverler partisi
...
benim seçim gündemimde yerlerini aldı.



Ve bir not: Seçimleri etkilemesin diye ertelenen El Clásico, yani Barça-Madrid derbisi yarın akşam Türkiye saatiyle 22.00'da.



PSC Gençlik kolunun orgazmik kampanya videosu Votar és un plaer, yani 'Oy vermek bir zevktir'





25 Kasım 2010 Perşembe

Eksik bütün, tam parça

Dün Barselona’yı neden sevdiğimin bilincine kelimelerle varabildim, nihayet.

Barselona sanki önceden yerinde başka bir şehir varmış, birileri o şehri almış ve düzeltmek için önce parçalamış sonra yeniden birleştirirken de parça arttırmış gibi bir şehir. Yani bir taraftan her parçanın yeri azıcık kaymış ama diğer taraftan ortaya çıkan sonuç da garipçe güzel olmuş, kendine has bir bütünlüğü var ve üstüne üstlük işliyor da. Dışarıda kalanlar aranmıyor ama yeni versiyonda bir şeylerin eksik olduğu fark ediliyor gibi. Ya da birtakım eklentiler alabilir gibi duruyor diyelim. Zaten bu eksikliğin güzel tarafı da işte her an tamamlanma potansiyeli olması ve hiç tamamlanmaması. Şehir bir atölye misali, alternatif yeni parçalar geliştirme çabası var havasında. İşte bu yüzden Barselona’da kendimi iyi hissediyorum. Bir çabaya dahilmişim gibi geldiği için. Ya da en azından, alternatifler üretmeye değermiş gibi geldiği için.

11 Kasım 2010 Perşembe

Bugünün kelimeleri

cantussejar (kantusseja), yani bir şarkıyı mırıldanmak. Katalanca.

to elope (iloop), yani kaçmak (tercihen sevgiliyle). İngilizce.

insidieux (ensidiyö), yani sinsi ya da yanıltıcı. Fransızca.

yerbatero (yerbatero), yani bitki uzmanı (ya da aslında kocakarı ilacı hazırlayan...). İspanyolca.

tekerleme. Türkçe. (embarbussament - tongue twister - virelangue - trabalenguas)

8 Kasım 2010 Pazartesi

Öksüz pazar

7 Ekim Pazar günü Barselona'dan Papa geçti. Burnumun dibinden, Barselona Katedrali'nden başlayan şehir turunu Sagrada Familia'da tamamladı ve Gaudí'nin bitmek bilmeyen bu eserini kutsadı. Papa'yı yaklaşık 100 bin insan izledi -ki bu Papa için oldukça az bir kalabalık- ve ben bu 100 bine katılmadım. Karşısında ya da nispeten yakınlarında yapılan protestolara da. 'O zaman ne anlatıyorsun?' diyeceksiniz. E bir şeyler anlatmasam olmayacaktı gibi geldi.

Papa'nın ziyareti için kamu fonundan harcanan milyonlar, Sagrada Familia çevresinde yaşayanların Papa-haftasonu olağanüstü hali dolayısıyla ya evlerinden -balkona dahi- çıkamamaları ya da polis tavsiyesine uyup haftasonu tatile çıkmaları, Papa'yı 'beklemeyen' Jo no t'espero (yani, ben seni beklemiyorum) platformu, gey ve lezbiyenlerin Papa'ya karşı doya doya öpüştükleri flashmob (belki buna 'ani olay' diyebiliriz...) vs derken Papa geldi de geçti bile. Geçerken de Katalanca konuşarak, ayini Katalanca yaparak kimilerinin göğsünü kimilerinin yüreğini kabarttı. Ve Katalan komedyen Andreu Buenafuente'nin programında dediği gibi 'İspanya'ya gelip de elimizden sevgilimizi almayan tek İtalyan' olan Papa 2011 yazında yeniden gelmek üzere Pazar öğleden sonra İspanya'dan ayrıldı.


Sizleri Papa'nın Barselona ziyaretinin kısa bir videosuyla başbaşa bırakabiliyorum artık, yani YouTube hâlâ açık sanırım...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bugünün kelimeleri

esgarrifança (asgarrifansa), yani ürperti. Katalanca.

sluggish (slagiş), yani halsiz -ya da miskin. İngilizce.

borborygmes (borborigm), yani karın gurultusu. Fransızca.

chismorreo (çismorreo), yani dedikodu. İspanyolca.

matrak. Türkçe

28 Ekim 2010 Perşembe

Katalunya'dan haber başlıkları

Dün (27 Ekim 2010) Katalunya'nın önemli isimlerinden dilbilimcisi Joan Solà uzun bir hastalık sürecinin ardından hayatını kaybetti. Solà, birçokları tarafından Avui gazetesinde 30 yılı aşkın süre aralıksız yayınlanan köşe yazılarıyla tanındı. Aynı zamanda uzun yıllardır Barselona Üniversitesi'nin önemli Katalan Dili ve Edebiyatı hocalarındandı. Katalan dilbilgisinin babası kabul edilen Pompeu Fabra'nın tüm eserlerini yeniden yayınladı. Güncel Katalan Dilbilgisi'ni hazırlayan ekipin direktörlüğünü yaptı. 1999'dan bu yana Institut d'Estudis Catalans'ın bir üyesiydi. Sentaks ve Katalan dili tarihi konularında uzmanlaşmıştı. 2005'te Creu Sant Jordi nişanını ve 2009'da Premi d'Honor de les Lletres Catalanes ödülünü almıştı.

Joan Solà, Partido Popular'ın Barselona Belediyesi'nde Katalanca'nın öncelikli dil olmasını mahkeme yoluyla askıya aldırdığı gün hayatını kaybetti.

Partido Popular Barselona'da askıya aldırdığı Katalanca önceliğini Girona ve Tarragona'da lehte oy kullanarak kabul etti.

Kestane, gürgen, palamut...

Barselona'da geceler daha uzun, daha soğuk artık. Ve karanlık akşam vakitlerinde bir kestanecinin yanından geçmek kadar iç gıdıklayan, yürek ısıtan bir şey yok... Tabii aynı zamanda bu kestaneler dilinizi olduğu kadar cebinizi de yakabilirler. O yüzden kestane kiosklarının yanından deriiiin bir nefes alıp, depolayıp, yola devam etmekte fayda var çoğu zaman.

Kestane mevsimi içinde bir de kestane günü var burada: castañada. Yarın, yani 29 Ekim, burada kestane günü. Katalanca dersine gittiğim Escola Oficial'de bütün sınıflar toplaşıp kestane ikram edicez birbirimize. Gerçi tam olarak nasıl bir etkinlik olacağını henüz kestiremiyorum. İzlenimlerimi daha sonra paylaşacağım sizlerle.

Bir yandan yanık kestane kokarken sokaklar, diğer taraftan da fırınları panellets (panayyets) basmış durumda bu arada. Limonlu, çilekli, fıstıklı, çikolata kaplı... rengârenk badem ezmesi topları tepsi tepsi uzanmakta. Fakat bu ufak toplar da hayli ağır çekiyorlar, kestaneler gibi. Şurada panellets hakkında daha detaylı bilgi vermiştim.

Sezonun bir diğer favorisi de mantar (katalanca bolet, bulet okunuyor). Aslında burada başlı başına bir gönderiyi hak edecek kadar 'katalan' bir besin öğesi mantar. İtiraf etmeliyim ki katalanların mantar takıntısını henüz anlayabilmiş değilim. Ulusal kanalda (yani TV3'de) 'Mantar Avciları' diye mantar toplama yarışması ve tüyoları programı yapacak kadar ulusal bir besin bu. Ve bu program Dallas gibi uzun soluklu bir fenomen... Hatta her sene katalan televizyonlarının farklı bir ünlüsü sunuyor Caçador de bolets'i. Belki de bütün bu mantar çılgınlığı bana da bulaştığındandır, ben de son zamanlarda mantar çorbası, fırında mantar, mantarlı tavuk gibi tarifleri sık sık yapmaya başladım.

Keyifli anların ve tatların mantar gibi türediği günler dilerim.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Alt çizgi

Sans rien changer, que tout soit différent.
Robert Bresson, Notes sur le cinématographe.


Hiçbir şeyi değiştirmeden, her şey farklı olsun.
Robert Bresson, Sinematograf hakkında notlar.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Bugünün kelimeleri

mixa (mişa), yani kedi (daha doğrusu 'psi psi'). Katalanca.

brazenly (breyzınli), yani utanmazca. İngilizce.

petulante (Petulante), yani kibirli. İspanyolca.

chauve-souris (şofsuri), yani yarasa. Fransızca.

ukala. Türkçe.

10 Ekim 2010 Pazar

Kelimeler bana dar:

trencaclosques (trenkakloskas), yani puzzle. Katalanca.

incentive (insentiv), yani (Cambridge'a göre) dürtü. İngilizce.

engatusar (engatusar), yani tatlı dille ikna etmek. İspanyolca.

bruine (brüin), yani çisenti. Fransızca.

köse. Türkçe.

5 Ekim 2010 Salı

Amb unes turques de collons...*

Gerard Quintana

gülden papatyaya

Bloğa başlarken cinsellik konusunu gündeme alacağım aklıma gelmemişti hiç. Hatta aslında cinselliğin benim için kendi bloğumda yazmayı tercih etmeyeceğim kadar kişisel bir konu olduğunu düşünmüşlüğüm oldu başlangıçtan bu yana. Ne var ki (memleket gündemini gazetelerin elektronik kopyalarından ve televizyon kanallarının program arşivlerinden takip etmemden kaynaklanan bir büyüteç etkisiyle belki de) Fatmagül konusu artık neredeyse gözümü yerinden çıkardığı ve benim de bu konuda söyleyecek bir iki düşüncem olduğu için kendimi tutamadım. Yine de yazının sonuna geldiğinizde muhtemelen her şeyi pek havada, her lafımı pek yüzeysel, pek suya sabuna dokunmaz bulacaksınız. Diyorum ya, yazmayı düşünmediğim ve hala yazmak istediğimden pek emin olmadığım bir konu bu...

Amerika'yı yeniden keşfetmek gibi olacak ama, cinselliğiyle nasıl bir küsmüş ise hala barışamamış bir toplumuz bence. Ancak, aksaklık Fatmagül'e tecavüz sahnesi ya da bu sahnenin televizyonda yer alması değil. Mesele görünürde bu kadar ulu orta konuştuğumuz şu konuyu aslında ne kadar 'dedikodu'-vari, ne kadar 'duydun mu?'ca tartışmakta olduğumuz. Zaten Fatmagül meselesi hakkında bu kadar çok konuşulmasının sebebi de aslında (çoğu yerde) dedikodu yapılmakta olması değil mi? Yoksa bu kadar 'reyting'i olur muydu bu meselenin? Bu güne kadar oldu mu mesela? Gerçek vakalar ne derece irdelendi toplum bilincini geliştirmeye yönelik programlarda? Kadının cinsel hakları, erkeğin cinsel hakları, doğru bir cinselliğin temel şartları hangi -var olmayan- cinsellik programında tartışıldı, prime time'da? Cinsellik deyince sizin aklınıza medyada ilk hangi isim geliyor mesela? ... Değil mi?

Fatmagül'ün tecavüz vakası Fatmagül suretinde 'kadın'ı (özellikle Türk kadınını) sürekli bir tecavüze mahkum eder bir üslupla tartışılıyor bence. Ve bunu 'erkekler' diye genellenen bir grup yapmıyor bana kalırsa. Bunu hepimiz yapıyoruz; bunu bizim toplumsal bilincimiz yapıyor. Belki her cinsin gözünde sahnenin renkleri farklı olabilir. Ya da fon müziği. Ki bence burada cinsiyetten çok kişide bitiyor iş. Ama önemli olan oyuncuların ve oyunun hep aynı olması ve tek bir sahnenin saplantı haline gelmiş olması. Sanki bir dili -ki cinsellik de bir dil değil mi zaten?- yanlış öğrenmişiz de artık hiç doğru konuşamayacakmışız gibi. Aslında belki de gerçekten mesele buradadır; belki de anadilimizi konuşmayı -hepimiz- öğrendiğimiz gün vücutlarımızı konuşturmayı (ve anlaştırmayı) da çok doğal bir şekilde öğrenmiş olacağız.

Ama (Fransızların dediği gibi) bu bambaşka bir hikaye...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Alt çizgi

La vision n'est pas un certain mode de la pensée ou présence à soi: c'est le moyen qui m'est donné d'être absent de moi-même, [...]


(Görüş herhangi bir düşünce biçemi ya da kendindelik değildir: bana verilmiş bir kendimde var olmama yoludur.)
Maurice Merleau-Ponty, L'`Oeil et l'Esprit

29 Eylül 2010 Çarşamba

Grevden notlar


Bugün (29.09.2010) İspanya'da genel grev vardı. Grevin nedenleriyle ilgili olarak şu kısa yazıya göz atabilirsiniz.

Ben size bugüne dair genel ve tamamen kişisel izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Sabah 7.30'da penceremin dibinde birbirine 'Sen PP'cisiiiiiiin' (yani sağcı/ aslında sen faşistsin demek istiyormuş da sanki cesaret edemiyormuş izlenimi uyandırdı bende), 'Seni anarşiiiist' diye bağırmakta olan iki adamın kavgasıyla uyandım. Henüz sersemliğimi atamamıştım ki bu sefer de düdükleri, vuvuzelaları ile genç bir grup salına salına geçti evin önünden.

Bilgisayarı açıp yerel ve ulusal basından bir miktar grev haberi okudum daha sonra. Dün gece yarısı itibariyle önce çöp toplama durdu; sonra pazar yerlerine ve hallerine mal aktarımı ve canlı radyo-televizyon yayınları. Çalışmaya çalışanları greve katılmaya çağırmakla görevli 'piquetes' denen öncü grev grubunun faaliyeti de o saatlerde başladı.

Gazetelere göz attıktan ve kahvaltı ettikten sonra ben de sokağa çıkmaya karar verdim. Katalanca hocam da grevde olduğundan bugünkü dersimin iptal olmasını fırsat bilerek hem o saatlerde biraz dolanayım hem de biraz spor yapayım diye. Sokaklarda bir 'normal ahalisi tarafından terk edilmişlik' havası sezdim. Geceden çöpler toplanmadığı için inceden bir çöp kokusu, yavaş yavaş toparlanan göstericilerin düdükleri, Katalunya bayrakları (senyera), yerleri adım adım kaplamakta olan grev bildirileri... Bir de daha önce bir arada görmediğim kadar polis.

Bir iki gün öncesinden işgali (okupa) başlayan Banco Español de Crédito (Katalunya Meydanı'nda rant ve spekülasyon dalgası sonrası boş kalmış bir koca bina) önündeki pankart ve insan kalabalığı hariç aslında sokaklar oldukça boş görünüyordu. Polis arabaları ana yolları kesmiş, göstericilerle karşılaşmayı bekler gibiydiler. Dükkanların çoğu, restoranlar ve kafelerin hepsi açıktı. Kafenin birinden çöpleri atmaya çıkan garson kızla yoldan geçen iki grevci genç arasında kavgasız kısa bir tartışma oldu. Ben de pek bir şey olmayacağına, bugünün de bir tatil günü havasında devam edeceğine, kimsenin soğukkanlılığını yitirmeyeceğine kanaat getirip spor salonuna gittim. Ve o zaman başladım yeniden işkillenmeye.




Katalunya Meydanı'ndaki işgal edilen eski banka binası

Binanın boşaltılması sırasında yaşananları izleyin.

Spor salonunun kepenkleri inik olduğundan tam geri dönecektim ki kapıdan birisi 'Açığız, açığız, buyrun' dedi. Yanından geçip içeri girerken bir başkasına 'Göstericiler buradan geçerlerse hazırlıklı olmak lazım...' dediğini duydum. İki adım önce sanki polis önü maratonu koşmaya hazırlanıyormuş gibi -ki aralarında da böyle şakalaşıyorlardı- ısınma-gerdirme haraketleri yapan bir iki genç gördüğümü de ekleyeyim. Spor salonunda her şey her günkü gibiydi. Camların tamamen bantlanmış ve kepenklerin sımsıkı indirilmiş olması hariç. Çıkışta geldiğim yollardan geri dönerken yürüyüşün başlamış olduğunu fark ettim, uzaklarda bir yerlerde. Şöyle bir bilgi vereyim, eve dönüş yolum Barselona'nın kalbi diyebileceğimiz bir rotadan geçiyor: Passeig de Gràcia, Plaça Catalunya, tabii Plaça Universitat'ın gürültüsü bu meydana kadar geliyor, ve ardından Portal de l'Àngel, ki oraya da Via Laietana'nın gürültüsü geliyor. Yani aslında her yerin gürültüsünü duyup hiçbirinin kaynağında değildim. Bir süre...

Dönüş yolunda ayrıca gözüme çarpan, göstericilerle yüz yüze gelmelerini beklediğim polislerin şimdilik alışveriş merkezlerini korumakta olduğuydu. Zira açık alışveriş merkezleri ve dükkanlar hem göstericilerin tepkisini hem de yağmacıların ilgisini çekiyordu bugün. Vitrinleri kırılan ya da boyaya tutulan, bir iki malları çalınan yerler oldu. Kepenkleri kapalı olanlar da yarın rengarenk ya da bol yazılı kepenklerle başlayacaklar güne.

Sonuç olarak, problemsiz ve gayet sakin evime kadar yürüdüm. Yine haberlere baktım biraz. Yavaş yavaş araba yakma, polisle çatışma vb olayların haberleri çıkmaya başlamıştı gazetede. Ama asıl olaylar ben yemek yaparken başladı.

Portal de l'Àngel'de polis vandalların peşinde, halk kendi deminde



Oldukça kalabalık ve genç, ve maskeli bir grup Katedral tarafından gelip bizim evin önünde toplanmaya başladı ve önce sokaktaki dev saksıları çekerek barikatımsı bir şey kurmaya çalıştılar. Bol bol cam şişe patlattılar duvarlarda. Bir arabayı hafif salladılar. Düdükler zaten artık alıştığımız bir sesti. Ve polisler bizim sokağa akın etti. Polis sireninin duyulmasıyla grup bir anda ikiye ayrılıp eridi. Tam karşımda belediyenin bir binası var, resmi bir daire. Polisler iki taraflı olarak sokağı kapatıp binanın kapısını da korumaya aldıktan sonra bir miktar gençleri aradılar. Sonra tehlike olmadığına karar verip çoğu çekildi. Tüm bunlar olurken bir sürü olay harici insan da fotoğraf makinelerine sarılmıştı. Ve de helikopterler bizim sokağın üstünden geçip duruyordu.

Penceremden

Gergin anları izleyen meraklı kalabalık



Sonuçta bir iki vitrin hasarı, duvar yazıları, patlatılan ve saçılan çöp torbaları haricinde fazla bir olay olmadı burada. Ama sanırım asıl yürüyüşün, yani grevi ciddeye alan çalışanların ve sendikaların yürüyüşünün Via Laietana'dan denize inen kısmı istenmeyen bir şekilde bir miktar olaylı geçti.

Katılım oranıyla ilgili her kafadan bir ses çıksa da grevin hayatı felç edemediği bir gerçek. Ayrıca yasa hazırlanırken hiçbir şey yapmayıp yürürlüğe girdikten sonra sokaklara dökülenlere tepkiler de mevcut. Yani grev İspanya'yı biraz böldü. Diktatörlük öncesi sağ-sol kavgalarına atıflar sokaklarda çıkan kavgalarda bol bol duyuldu.

İspanya 7 yıl aradan sonraki bu ilk genel grevinden kafası karışık çıktı.

Demà vaga!*

*Yarın grev (var)!

İspanya'da yarın (29.09.2010) kısa sürece önce resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren yeni çalışma yasasını protesto için ülkenin önemli sendikalarının düzenlediği bir genel grev yapılacak Barselona'da toplu taşımanın tamamen durmasa da gereğinden fazla 'toplu'laşması bekleniyor: Metro ve şehir otobüsü hatları %25 kapasiteyle çalışacaklar -o da iş giriş-çıkış yoğunluğunun olduğu saatlerde. Banliyö ve orta mesafe şehirler arası tren seferleri hiç yapılmayacak. Prat Havaalanı %30 kapasiteyle çalışacak ve yurtiçi uçuşların sadece %10'u gerçekleştirilecek vs. Ayrıca şehrin en büyük protesto yürüyüşü akşam 6'da Diagonal ve Passeig de Gràcia caddelerinin kesiştiği obeliskten başlayacak.

İşçi sendikalarının yeni yasayı protesto etmelerinin sebebi iş imkanı yaratma bahanesiyle hazırlanan yasanın uzmanlara göre aslında tam tersi etki yapacak olması, iş verenin 'işini' kolaylaştırıyor olması, işçi haklarına ters düşen değişiklikler içeriyor olması.

Şu anda kimse yarın Barselona'yı ve İspanya genelini nasıl bir gün beklediğini kestiremiyor. PP (Partido Popular, sağ) grevi İspanya ekonomisi için bir felaket olarak değerlendirirken Başbakan Zapatero 'Grev bitsin hele, bir konuşalım' tadında bir müzakere çağrısında bulundu sendikalara. Grevin benim şimdilik öngörebildiğim kadarıyla bana en önemli etkisi ise yarın katalanca dersimin olmayacak olması, hocam da grevde olacak.

Grev bitsin hele, sizleri haberdar edeceğim gelişmelerden.

28 Eylül 2010 Salı

Katalunya ve İspanya'dan haber başlıkları

Aranca (Aranés), yani Katalan Oksitanca'sı (Occitan) 22 Eylül'de çıkan bir yasayla Katalunya'nın 3. resmi dili oldu.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Barcelona, My Funky Town

Aslında bu yazının 'Bir Mercè daha geride kaldı' ya da 'Barselona'da 3. Mercè'min ardından' benzeri bir başlığı olmalıydı. Ne var ki bu sene Mercè benim için o kadar keyfe keder başladı, öyle fon müziği gibi geçti ve fakat o derece tadına doyulmaz bitti ki, yazının da başlığına çıkmayı değil de içine işlemeyi daha çok hak etti sanki.

Festa major (katalanca) ya da Fiesta mayor (ispanyolca) olgusundan bahsettim mi daha önce, hatırlamıyorum. Kısaca, Katalunya'da -ki İspanya genelinde de- hem her şehrin -genel- hem de her mahallenin -özel- bir Festa major'u yani 'Büyük bayram'ı var. Mahalle bayramları hakkında, Barselona'da toplam 30 tane mahalle bayramı olduğunu ve her birinin yılın aşağı yukarı bir -yani farklı bir- haftasını doldurduğunu söylemekle yetineyim. Barselona şehrinin büyük bayramının tarihi ise belli: 24 Eylül. Bu tarih ayrıca şehir genelinde resmi tatil. Ve adı da: La Mercè.

La Mercè ya da sadece Mercè (Marse) Azize Meryem'in -katalanca- adlarından biri. Bayramın adı da Meryem Ana'nın 1218'de Barselonalı bir din adamına görünmesinden geliyor. Bu arada ben de arkadaşlarım arasında 'Bu sene Mercè'nin görünmesinin 1200. yılıymış!' diye konuşurken, katalanca dinlediğim bu bilgiyi ilk seferinde aslında ne ayıp yerinden anladığımı şimdi fark ediyorum. Okuyorlarsa beni ayıplayabilirler =)

Mercè'nin görünme sebebi de efendim bizim tarihimize bir ucundan dokunabilir istersek, zira kendisi bahsettiğimiz din adamına o zamanlar İber yarımadasında güçlü olan müslümanların elinde esir kalmış hıristiyanları kurtarmak için bir mezhep kurmasını söylüyor. Kral Jaume 1e (Cauma prime) ve Barselona Katedrali'nin onayıyla Mercederia mezhebini kuruyorlar.

Bugüne hızlıca dönersek, Mercè her sene Barselona ahalisinin ve turistinin kendini sokağa attığı bir bayrama dönüşmüş durumda. Şenlikler genelde 24'ünün bir-iki gün öncesinden başlayıp bir-iki gün sonrasında bitecek şekilde aşağı yukarı bir haftayı kapsıyor. Bu şenliklere paralel BAM (Barcelona Acció Musical) müzik festivali de yapılıyor ki bu sene Goldfrapp, Belle&Sebastian vb yolları gözlenen isimler vardı programında. Ayrıca her sene Mercè'nin davetlisi bir şehir, ülke ya da coğrafya oluyor. Bu yıl Dakar ağırlıklı programda geçen yılın onur konuğu İstanbul idi örneğin. Barselona'nın en katalan meydanı Plaça Sant Jaume'da 'Pırasssssaaaaaaaaa!' diye bağıran bir toplulukta da bulunmuş olmanın absürd hazzını yaşadık geçen yıl Baba Zula konserinde.

Bunun haricinde hızlıca şu detayları da aktarayım: her yıl Mercè'nin afiş tasarımı yarışması, Mercè fotoğraf yarışması, geleneksel Mercè dayanışma maratonu (geliri yardım kurumlarına bağışlanan bir koşu), Mercè'nin en güzel havai fişek gösterisi yarışması gibi onlarca 'Mercè bahane'-aktivite şenliklerin neredeyse bir ay öncesinden başlamasını sağlıyor. Biraz da insanın kafasını şişiriyor gerçi...

Sonuç olarak, Mercè haftası boyunca her gece şehrin en önemli meydanlarında ard arda konserler, şehir tiyatroları genelinde baş döndüren bir oyun trafiği, gün içinde takip etmekte zorlandığınız geleneksel Gegants geçitleri ve Castellers gösterileri, dans ve ritm atölyeleri vb vb vb.................. sayısız aktivite oluyor. İstanbul Uluslararası Film Festival'inin kitapçığı çıktığında arkadaşlar oturup herhangi bir sınava çalıştığımızdan neredeyse daha çok ve kesinlikle daha iştahla çalışır, kitapçığı eskitirdik film listemizi yapana kadar. Mercè kitapçığı da öyle bir mesai isteyebilir...

Eğer siz o kadar hevesliyseniz, isteyebilir tabii. Ancak bu yıl benim hiç içimden gelmedi. Bir Goldfrapp'ı görmek istiyordum; onu da kaçırdım. Ama kendimi arkadaşlarımın güvenli ellerine bıraktım ve aklımda olmayan başka konserlere ve gösterilere gidip pek eğlendim =) Gerçi kalabalıklar bazen nefes almayı ve gruptan ayrılmamayı zorlaştırıyordu. Ama diğer yandan artık yavaş yavaş serinleyen Barselona gecelerinde hala askılılar ve sandaletlerle durmayı da sağlıyordu. Kalabalık içinde ve dışında hava sıcaklığında 3-5 derece fark olduğunu düşünürseniz.

Eh, iyi ki Mercè başlığı atmamışım...

Sadede gelelim. Mercè her sene bir piromusical yani müzik eşliğinde havai fişek gösterisiyle kapanıyor. Her yıl Montjuïc'deki (Moncuik) MNAC yani Katalan Ulusal Sanat Müzesi'nden Plaça Espanya'ya uzanan Maria Cristina Caddesi'ni dolduran kalabalık yarım saat boyunca bir MNAC'ın önündeki Sihirli Havuz'da (Font Màgic) yapılan ışıklı su oyunlarına bir gökyüzündeki renk renk, biçim biçim patlayan havai fişeklere bakarak uğurluyor Mercè'yi. Ve bu renkli müzikalin her yıl farklı bir teması oluyor. Örneğin iki yıl önceki piromüzikalin teması 'Jenerik'ti. Beynimize kazınmış jenerik müzikleri potporisi eşliğinde izlemiştik gökyüzündeki alevleri. Yalnız gösteriye ulaşmaya çalışırken metroda mahsur kalmıştık kısa bir süre. İşte o yüzden pek hevesli değildim bu yılki piromüzikale gitmeye. Bir de başım 3 gün üst üste festival sabahlamaları yaşamanın ağır ağrılarını çekerken. Ama sonra fikrimi değiştirdim. Bunda biraz bu yılın temasının da etkisi oldu: Cover ya da uyarlama.

Bu yıl yarım saatimizi ard arda gelen hit parçaları 'ooooooo' diye, katalanca versiyonlarını 'aaaaaaaaaa' diye karşılayarak geçirdik. Arada bir iki farklı dilde uyarlama duyunca bir de Türkçe bekledik ama kulağımız boş döndük. Yine de Satisfaction, We will rock you, Funky Town, Imagine, I'm a believer, Girls just want to have fun gibi şarkılarla bu yılki Mercè kapanışının tadına doyum olmadı. Aşağıda TV3'in Piromusical yayınını izleyebilirsiniz. (Fakat sayfadan taşmasını engelleyemiyorum; teknolojik beceriksizliğim) İşte ben o kalabalığın içinde bir yerlerde, hem arkalarda hem de -bir süre- iki katım boyunda bir gencin arkasında izledim gösteriyi ve yine de çok zevk aldım.






Barselona'da olmaktan, orada arkadaşlarımla olmaktan, yılların beni sürükleyip bıraktığı yerden, yıllar öncesine kadar adını bile duymadığım bir dili öğrenmekten, iki yıldır beni sürekli silkeleyerek kafamda bazı şeylerin nihayet yerine oturmasını sağlayan bu şehrin bir 'sakin'i olmaktan,

ve benzeri birçoklarından,

ne kadar memnun olduğumu fark ettim. Mercè bahane.

6 Eylül 2010 Pazartesi

El racismo que no me ha dejado dormir

La noticia es de La Vanguardia: 'Las animadoras no bailarán en los partidos de Turquía'. Para resumirla, se trata de una incomodidad del gobierno y de su reflejo islamista en las instituciones públicas ante las animadoras ucranianas (Red Foxes) que bailan en los partidos del Mundial de Baloncesto de Turquía 2010. Molestados por la ropa y los movimientos 'sugerentes' -según ellos- de las animadoras, los dirigentes han conseguido que este grupo no actúe por lo menos en los partidos que juega el equipo de Turquía.


Desconozco los detalles del debate. Aunque superficial, la noticia es correcta. Todavía no la vi en los periódicos turcos que sigo pero sí en algunos foros deportivos dónde la decisión está muy criticada. En mi opinión personal es una estrechez de ideas y una clara señal de obsesión pensar que unas animadoras -y su ropa y sus bailes- sean demasiada 'sugerentes' como para no permitir su actuación. Y en este tema puedo escribir páginas y páginas y páginas. Pero aquí no hablaré más de ésto.


El tema es otro. Que me irrite la medida tomada por la organización turca es una cosa. Pero que sobre esta noticia alguna gente se precipite a vomitar sus prejuicios y sus generalizaciones ignorantes sobre toda Turquía es otra cosa.


Que si bailen danza del vientre, que si salgan los derviches, que si mejor unos hombres peludos en vez de las animadoras... -me hacen reír los comentarios de esas personas que no conocen los numerosos bailes populares típicos y tradicionales de Turquía que bien podrían 'entretener' los espectadores de cualquier campeonato internacional.- Que mejor que organizemos campeonatos únicamente con los árabes... Que si estamos esperando impacientemente a que se abran las puertas de Europa para ir a traficar y a islamizar libremente... En fin, me sorprende el tono, la cantidad y la vanidad de los comentarios racistas que llenan la página de la noticia que por cierto os invito a echar un vistazo.


Afortunadamente, yo no voy a contestar a generalizaciones con generalizaciones. No solamente porque hay algun que otro comentario decente entre todos los demás. También porque creo que soy bastante humanista e inteligente como para saber que cada persona es distinta.


Turquía, como cada país, tiene una gran complejidad socio-cultural. Y los turcos tampoco lo entendemos bien en general. Creo que todos tendríamos que saber, sea un poquito más que nada, antes de lanzarnos en afirmaciones pretenciosas.


Y simplemente, estoy harta, harrrrrrta de gente que luce su racismo.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ce-e! (2)

(Not: Lütfen önce Ce-e! başlıklı yazıya göz atın.)


Gerekçeler arasında kaybolmamak ve önemli gerekçeleri atlamamak için önce hepsini numaralandırmak istiyorum:

1. Mevcut düzenlemelere göre Katalan üniversitelerinde yer alan akademisyenlerin pasif bir Katalanca bilgisi göstermeleri, yani kendini Katalanca ifade etmeyi seçen öğrenci ve meslektaşlarını anlayacak kadar Katalanca bilmeleri yeterli görülüyor. Dersleri İspanyolca ya da Katalanca vermek tercihi ise hocaya bırakılıyor. Bunun temel sebebi iki resmi dili olan bir bölgede, bunlardan birine pozitif ya da negatif ayrımcılık yapılamayacak olması. Üniversitelerin iç tüzüklerinde de bu durum belirtilmiş; üniversitenin 'kendi dili' Katalanca olmasına rağmen üniversite içerisindeki herkesin İspanyolca ve Katalanca resmi dillerinden dilediğini seçme hakkı olduğu açıkça yazılmış.

Yeni kararname ile yukarıdakinin tersine aktif bir Katalanca bilgisi zorunluluğu getiriyor. Ancak bu noktada şunu belirtmeliyim ki derslerin Katalanca verilmesi zorunluluğunu getirip getirmediği konusunda bir bilgim yok; çünkü henüz onaylanmayan kararnameye ulaşamadım -ki sanırım böyle bir zorunluluk getirmiyor kararname. Ve bu hayati bir fark yaratır tabii ki. Ancak böyle bir zorunluluk getirmiyorsa kararnamenin herhangi bir haksızlık yaratmadığını düşündüğünüz noktada diğer gerekçeler giriyor devreye.

2. En sık dile getirilen gerekçelerden biri kararnamenin aşırı milliyetçi ve Madrid'le (özellikle de kısa süre önce Katalan Anayasası'nı biçen İspanyol Anayasa Mahkemesi'yle) inatlaşan dar bir zihniyetin meyvesi olduğu. Katalancayı savunmak söz konusu olduğunda iki yaklaşımdan bahsedilebilir. İsminden sanılabileceğin aksine, kendini Katalan milliyetçisi olmamakla tanımlayan, Katalan olmakla Katalanist olmayı birbirinden ayıran Ciutadans de Catalunya platformunun başkanı Albert Rivera'nın geçtiğimiz 31 Ağustos'ta TV3'e verdiği bir röportajdan yola çıkarsak: Katalancayı kullanmaya zorlamak ve kullanmayanları cezalandırmakla (tabelası Katalanca olmayan dükkanlar, Katalanca menü bulundurmayan restoranlar, müşterisiyle Katalanca -da- ilgilenemeyen işyerleri para cezası alıyor), Katalanca kullanımını özendirmek arasında çok önemli bir fark var. Riera'ya göre yasakçı ve zorlayıcı zihniyetin yöntemleri Franco döneminde diktatörlüğün Katalancaya yaptığı zulümden bir farkı yok. Yani bir 'onların seviyesine inmeyelim'vari uyarı. Yasakların er geç geri tepeceğini sanırım bu satırları okuyanlara benim açıklamama ne gerek var ne de böyle bir şey haddime düşer.

Kısacası Riera, bu kararnameyi yasakçıların kararnamesi olarak görüyor ve C diplomasının 'bir zorunluluk değil; bir fazilet' olması gerektiğini savunuyor. Ayrıca biraz da provokatif bir tonda ekliyor ki akademisyenlerinden bu diplomayı isteyen hükümetin ve meclisin pek çok üyesi -Katalan Başkanı Montilla dahil- şu anda C diploması alabilecek kadar Katalanca bilmiyor. Bir kısmı ana dili olmasına rağmen ilk ve orta eğitimini Katalanca almadığından bir kısmı da Katalancayı toptan sonradan öğrendiğinden.

3. Katalunya basınında dile gelen anti-kararname gerekçelerden size aktaracağım sonuncusu ise yabancı akademisyenlere odaklanıyor. Çok basitleştirilmiş bir haliyle temel soru şu: 'Katalunya üniversitelerinde ders vermek isteyen, kendi alanlarında çığır açmakta olan, ama sadece İngilizce, Fransızca ya da İtalyanca -ya da İspanyolca- bilen, dolayısıyla öğrencisiyle Katalanca iletişim kuramayacak olan hocalara sırtımızı mı çevireceğiz? Bu dünyaya at gözlükleriyle bakmaya benzemez mi?'

Diyeceksiniz ki:
a. Şu ana anlattığın kadarıyla bu hocaların derslerini Katalanca yapmaları gerekmeyecek. Doğru, ama 'Öğrenci Hakları' prensibi doğrultusunda Katalanca soru soran, ödev teslim eden öğrencilerine dönüp de 'Katalanca anlamıyorum' deme hakları olmayacak. Halihazırda Katalanca verdikleri ödevler, sundukları projeler, sordukları sorular geri çevirilip İspanyolca'ya dönmeleri istenen öğrencilerin Katalanca bilmeyen hocalarını şikayet etme hakları var. Yeni standartlara göre hem hocaların hem öğrencilerin İspanyolca ve Katalanca haricinde en az bir dili daha bilmeleri gerekecek. Peki bu hak ve bu ödev birbiriyle nasıl orantılandırılacak?
b. Kararnameye göre yabancı hocalar sadece kalıcı olmaya karar verdiklerinde Katalanca öğrenmek zorunda olacaklar. Tamam, peki ya kendi alanındaki  dehasıyla gittiği yeri sallayabilecek bir ismin dile hiç kabiliyeti yoksa? Ya da İspanya'ya gelmişken Katalanca yerine İspanyolca öğrenmek isterse? Ayrıca Katalanca öğrenmeye karar verdi diyelim; kararnameye göre ne kadar zamanı olacak?

Ters bir örnek olarak, Columbia Üniversitesi'nde ders veren ve ayrıca Barselona'da Pompeu Fabra Üniversitesi'nde de dersleri olan Katalan Ekonomi profesörü Xavier Sala i Martin Katalanca sınavına girmesi şart koşulursa Pompeu Fabra'yı bırakacağını açıkladı ( La Vanguardia, 31/08/2010). Ayrıca Amerika'da kendisinden henüz bir İngilizce diploması istenmediğini (ki bu da bana garip geldi) ve daha Montilla'nın bile bu seviyede bir Katalanca'nın hakkını veremediğini hatırlattı.

Kısacası bu son gerekçenin özünde yabancı akademisyenleri kaçırarak entelektüel ilerlemeye önemli bir darbe indirilmesi korkusu yatıyor. Zorunluluk yerine yabancı akademisyenleri Katalanca öğrenmeye özendirecek bir yöntem bulunması tercih ediliyor.


Katalancayı geliştirmek ve savunmakla, İspanyolcanın alehine Katalancayı şart koşmak arasındaki ince çizgide gidip gelinen bu konunun bize dokunmasını gerektiğim nokta ise bence eğitim dilini düşünme refleksi. Ana dilde eğitim ya da yabancı dilde üniversite eğitimi gibi konularda ne kadar derinlemesine düşünüyoruz? Ya da bu konularda hükümet politikasını ne kadar biliyor, ne kadar tartışıyoruz? Bu konulardaki uygulamaların olumlu ve olumsuz sonuçlarını, aracın amaca uygunluğunu ne kadar sorguluyoruz? Şuna karşıyım, buna katılıyorum demiyorum. Başka bir yazıda onu da demeyi düşünüyorum. Şu anda sorduğum eğitimde dil meselesinin, dil faktörünün eğitim kalitesine, toplum bilincine etkisinin gerektiği kadar tartışılıp tartışılmadığı.

Kararnameye dönersek, metni okumadığım için -şu an bir referandum olsa ve ben oy kullanabiliyor olsam, ve evet ya da hayır demem gerekse, mesela- kesin bir yargıda bulunamam. Yalnız okuduğum ve dinlediğim kadarıyla kararnameyi hazırlayan tarafın karşı çıkan tarafa kulaklarını kapattığı ve kapalı bir biçimde de olsa anti-katalan ya da kötü-katalan olmakla suçladığını söyleyebilirim. Kararnameye karşı çıkan tarafın ise haklı kaygıları olduğunu düşünüyorum. Bir akademisyenin ders vereceği dili bildiğini belgelemesi gerektiğini düşünüyorum; ama aynı zamanda -belli kurallar çerçevesinde- hangi dilde ders vereceğini seçme hakkının olması gerektiğini de. Çünkü bilgi ve beceri aktarımının yetkin bir biçimde gerçekleşebilmesinde bilginin ağırlığı kadar içinde taşındığı dilin onu kullanan tarafından kaldırılıp kaldırılamadığının önemli olduğuna inanıyorum. Ve de bu konunun çok uzun olduğuna...

Ce-e!

(Açıklama: İki bölümlü bir yazıdır. Bölümlerle ilgili açıklama bu metnin içinde verilmiştir.)


Madrid'in Katalan Anayasası'nı bombalamış olmasına (bkz) aldırmadan, ya da belki tam da ona inat, Katalan iktidarının 'Katalancayı bulaştırma' politikası hızla genişliyor. Hatta artık 'bulaştırma'dan 'zorunlu enjeksyon'a doğru kayıyor.

Ucu biraz bize de dokunabilecek -daha doğrusu dokunsa, şöyle biraz bizi de dürtse fena olmayacak- bir kararname, henüz onaylanmamış haliyle bile, gündemi işgal etmiş durumda. Katalunya Hükümeti'nin 'Yenilikler, Üniversiteler ve Şirketler' Bakanı Josep Huguet'in başkanlığında hazırlanan kararnameye göre Katalunya üniversitelerinde görev alan akademik personelin C seviyesinde Katalanca bildiğini belgelemesi, yani Katalanca C sınavını geçmesi gerekecek. Bu zorunluluktan halihazırda üniversite bünyesinde bulunan ve başka bir üniversiteye geçmeyecek hocalar ve kısa süre 'konuk hoca' olarak ders verip ülkesine geri dönecek olan yabancı hocalar muaf tutulacak. Ancak Katalunya'da kalmaya karar veren ya da yıllardır yurtdışında ders vermiş olup da artık Katalunya'ya dönmek isteyen akademisyenlerin C seviyesinde Katalanca bildiklerini belli bir süre zarfında belgelemeleri gerekecek.

Bence bu konunun iki önemli yüzü var. Akademisyenlerden C seviyesi diploması isteniyorsa öncelikle bu seviyeyle ve Katalanca öğretimiyle ilgili bazı noktalara değinmeden bu isteme karşı ya da taraf olanları tamamen anlayamayacağımızı düşünüyorum. O yüzden ilk olarak bu bölümde Katalanca seviye sisteminden biraz bahsetmek istiyorum. Ardından, Ce-e (2)'de kararnamenin aldığı tepkilere ve kendi görüşüme değineceğim. Dileyenler doğrudan ikinci yazıya geçebilirler.

Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Sınıflandırması (ingilizcesi için bkz) olarak adlandırılan sisteme göre yabancı dil eğitiminde öğrencinin alması gereken yol A1, A2, B1, B2, C1, C2 şeklinde 6 seviyeye ayrılmış durumda. Her seviyede sözlü anlatım, yazılı anlatım, dinlediğini anlama ve okuduğunu anlama becerilerinin belli konular etrafında geliştirilmesi gerekiyor. C2 hepimizin 'ana dili gibi' kalıbıyla tanımladığımız seviyeye denk geliyor. Söz konusu kararnamede istenilen C seviyesi ise C1'e tekabül ediyor. Yani bir-iki ufak hatası olsa da diploma sahibinin Katalanca'yı çok akıcı bir biçimde konuştuğunu belgeleyen bir seviye. Dili 'Normalleştirme'* Enstitüsü'nün (Consorci per a la Normalització Linguística - CPNL) sayfasında yer alan seviye şeması ise şöyle:




Ayrıca, bir detay olarak belirtelim ki Katalanca için D1 ve D2 seviyeleri de mevcut. Bu seviyeler yabancı öğrencilere de açık olmakla birlikte asıl hedef kitlesi editörlük, çevirmenlik vb dilbilgisel ve dilbilimsel alanlarda çalışacak ve ana dili Katalanca olan profesyoneller ve iş yerinde 'dil tazminatı' almayı hedefleyen Katalanlar. Haliyle Katalanca D sınavı fazlasıyla zor bir sınav. Çalışıp da geçememiş Katalan arkadaşlarım mevcut.

C sınavına geri dönersek, 1990larda ilk ve orta öğretimde Katalanca eğitime geçildiği için liseyi o tarihlerden itibaren bitirenlerden istenmeyen C diploması 90lardan önce lise bitirmiş katalanların da alması gereken bir diploma. Yani yukarıda bahsettiğimiz gibi kararname yalnızca yabancı akademisyenleri etkilemiyor. Ana dili katalanca olan ve belki de yıllardır ders vermekte olan hocaları da etkiliyor.

Kendi deneyimimden yola çıkarak C seviyesine kadar yorum yapamam; ancak başlangıç seviyeleri hakkında bazı şeyler söyleyebilirim. Katalanca eğitiminde temel bir eksiklik olduğunu ve bunun kararnamenin muattaplarının bir bölümüne haksızlık edebileceğini düşünüyorum (kararnamenin toptan haksızlık olarak görülebileceği noktalara da geleceğim). Bir yabancı olarak adımlarınızı resmi sisteme göre atıp yukarıdaki seviyeleri sıfırdan başlayarak bir bir atlamayı seçerseniz gereksiz bir zaman kaybı yaşayabilirsiniz. Bu, sizin Katalancaya benzer bir dil bilip bilmediğinize bağlı. Özellikle İspanyolca, Fransızca ve ya İtalyanca biliyorsanız şu andaki içeriğiyle yukarıdaki şemada yer alan Bàsic seviyesinin sınavını bir iki ayda geçebilecekken neredeyse bir yıl ders almanız gerekiyor. Çünkü program size göre yavaş ilerliyor. Diğer yandan, şu da doğrudur ki yukarıda söylediğim dillerinden birini bilmek bazen dezavantaj bile olabilir. Genellikle birden fazla benzer dil bildiğinizde bir yenisine hızlı başlarsınız ama belli bir noktadan sonra aynı hızla ilerlemek zorlaşır. Başta işinizi, kelime ezberinizi, dilbilgisi hakimiyetinizi kolaylaştıran benzerlik daha sonra 'benzerliğin' doğası gereği var olan 'ufak ama hayati farklılıklar'ı gözden kaçırmanıza, içselleştirmekte zorlanmanıza neden olur. Dolayısıyla C seviyesine ulaşmanın ana dili katalanca olmayan herkes için zor olduğunu düşünüyorum.

Üstüne üstlük Katalanca yazımı çok karmaşık bir dil. E'lerin büyük kısmının A, O'ların büyük kısmının U okunduğu, apostrof ve tirelerin yan yana kullanıldığı, son harfların bizdeki yumuşama/benzeşme misali değişebildiği vs bir dil Katalanca. Dolayısıyla liseyi Katalanca okumamış çoğu Katalan bugün çok önemli yazım hataları yapmaya devam ediyor. Hatta çoğu C'nin yazılısını geçemeyebilir bile. Kaldı ki C detaycı bir sınav olarak ün salmış durumda. Yanlış konulan aksanların, konuşanın yabancı olduğunu belli eden telaffuzların affedilmediği hayli mükemmeliyetçi bir sınav -en azından benim hocamın anlattığı anekdotlardan edindiğim izlenim bu. Göz attığım kadarıyla örnek sınav pek geçilmesi imkansız durmuyor; ama düzeltme kritelerini bilmediğim için kesin bir fikir veremem sizlere-.

Bütün bunlardan yola çıkarak C seviyesinde Katalanca bildiğini belgelemenin birçokları için zorlu ve sabır gerektiren bir hedef, hatta caydırıcı bir etken olabileceğini söyleyebiliriz. Öte yandan, ister akademisyen, ister öğrenci olsun burada yükseköğretimde kalıcı olarak yer alacaklardan Katalunya'nın eş-resmi dili olan Katalancayı doğru ve etkili kullanmalarını beklemek yanlış bir şey gibi durmuyor. Katalancayı yabancı dil olarak öğrenecekler söz konusu olduğunda düzenlemenin eksikleri, sabırsız ve acımasız yönleri olsa bile.

Peki nedir problem? Bu kararname neden sert tartışmalara neden olmakta? Hangi uç noktalara çekilebileceği, hatta hangi yönleriyle zaten doğuştan 'uç' bir kararname olduğu savunulmakta? Hangi karşı gerekçeler sunulmakta?

İşte şimdi ikinci bölüme geçebiliriz.

13 Ağustos 2010 Cuma

Orda bir tat var uzakta

 Aile ve arkadaşlar hep özleniyor, kaçışı yok. Başka ülke değil, başka şehir hatta başka mahalledeyken bile özleniyor onlar. Sonra, anılar özleniyor. Daha doğrusu, anılarla aynı mekanı paylaşabilmek özleniyor. Yer değiştirdikçe sadece eşyalar değil, yaşantılar da geride kalıyor sanki. Ne var ki, bu konu uzun, çok uzun...

Benim bu sefer bahsetmek istediğim hasretlik daha gündelik, daha abur cubur, pek sefahat düşkünü bir hasretlik.

Barselona'da okumaya başlayalı beri İzmir'de ya da İstanbul'da iken varlığının ayırdında olmadığım nice şeyleri özler oldum. Şöyle ilk kendime soruşta aklıma gelenler: vapurda çay sefası; fırınların, pastanelerin ekmek kokusu ve ayran.

Pek pisboğazmışım...

'Ayranını da kendin yapıver' demeyin. Yoğurt gibi yoğurt bulsam yaparım. Ama bizdeki kilo kilo kutularda; kaymaklısı, süzmesi, kesesi her biri ayrı ferahlıkta yoğurtlardan nasibini alamamış henüz Barselonalılar. Tek kişilik, tek porsiyon, küp küp dördü birarada yoğurtları görünce gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Bir de hepsi ya meyveli ya şekerli. İlk alışımda yanlışlıkla şekerlisi alıvermiştim... Tabii yoğurdu meyvesiz, şekersiz ve küp harici formlarda hayal edemeyen yabancı arkadaşlarımdan bazıları İstanbul'a gelip de her yemekte yoğurt ya da ayran, her markette kiloluk ve şekersiz yoğurtları görünce gözleri yerlerinden fırlıyor. Hepsi bizim yoğurtlara şekersiz, meyvesiz diye üvey evlat muamelesi yapıyor. Yalnız, ayranı pek seviyorlar. Geri dönünce bazıları bizimkine en yakın yoğurttan, Yunan yoğurdundan ya da La Fageda diye bir markadan alıp evde ayran yapıyor kendine.

Peki yoğurt yok, fırın da mı yok koskoca Barselona'da? Var. Da bizdeki gibi sıcak ekmek, pide, açma, simit, börek kokusu yayılmıyor nedense onlardan. Tabii ben Barselona'daki tüm fırınlar ve pastaneler üzerine ileri geri konuşabilecek bir uzman değilim. Yine de şimdiye kadar bizimkiler kadar iştah açan bir tek fırına ya da pastaneye denk gelmedim. Genelde çok temiz ve sunumları çok çekici olmasına rağmen, sonuçta ağzımda kalan tatlardan pek de memnun kalmadım açıkçası. Ekmekleri saymazsak hamur işinde pek başarılı bulmuyorum Barselona'yı.

Gelelim vapur üstü çaya. Barselona'da boğaz ya da körfez geçmek olmadığı için şehir hatları vapurları da yok. Deniz seyahati özlemi Balear adalarına, Sardunya Adası'na gemiyle yolculuk edip giderilebilir. Bu seyahatleri denemedim henüz. Denemediğim bir diğer yol da gemiden Barselona manzarasının izlenebileceği özel turlar. Çok keyifli olduklarını duydum. Yine de iddia ediyorum ki hiçbirinde Beşiktaş-Kadıköy vapurunda içtiğiniz demleme çayı içemezsiniz. Kendi evimde içmeyi de denedim, Türkiye'den demliğimi ve çayımı da götürdüm; ama, sudan mıdır bilmiyorum, tadını alamadım çayın. O yüzden şimdi tatil için dönmüşken su gibi çay içiyorum.

Daha neler özlüyor insan. Aklıma gelenlerin çoğu yemek-içmek sınıfından. Mesela gerçekten kırmızı domatesler ve şöyle tam yağlı bir beyaz peynir, taze kaşar, hellim bulamamanın sıkıntısını çekiyorum halen. Sonra 'kuşbaşı et' kavramını ve 'bamya'yı bir türlü ispanyolcaya çeviremiyor, ispanyollara anlatamıyor olmanın verdiği salaklık hissini henüz atabilmiş değilim mesela. Onca deniz ürünü bulunan ve sevilen yerde, ta Amerika'yı keşfetmiş insanların torunlarından bir tanesinin de daha midye dolmayı keşfedememiş olmasının teessüfü içerisindeyim örneğin. Ve adam öldürmelik boyutlarda olup da bir pişirmede içi boşalan patlıcanları, kabakları, salatalıkları gördükçe suçluluk ve acıma kaplıyor içimi.

Liste bitmiyor. Ama akşamları hafif yemek, hafif yazmak lazım ki uykular kaçmasın. İyi uykular ve aslanlar gibi kahvaltılar diliyorum. Ben de şimdiden yarın sabahki kumrunun, simidin, çayın, ev yapımı reçellerin, kahvaltılık zeytinlerin, peynirlerin hayalini kurmaya başlıyorum...

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Constantinopla - Der Saadet - Estambul - ?

Merhaba!

De vuelta a Estambul, de vacaciones en la mejor ciudad para dejar pasar el tiempo por delante. Hay que escribirlo, hay que contar qué cosas pasan en la Constantinopla bizantina, la Der Saadet otomana, la Estambul 'turca'.

Hablando de generalidades, de banalidades, aquí se desayuna fuera los domingos soleados. En la orilla del Bósforo, o en las alturas. Lo importante es tener vistas. Ver las murallas, los palacios, los barcos mientras se toma un té turco color 'sangre de conejo', como se dice aquí. Un desayuno bien fuerte, con pan, quesos, aceitunas, tomate, mermeladas, miel, huevos fritos o tortilla, hasta los embutidos están permitidos para este desayuno ceremonial.

Para completar esta mañana de lujo, se sube a un ferry y se cruza 'al otro lado', 'al frente'. No importa en qué lado esté uno, pues en el cambio está la vida. Cada día miles de personas cruzan, recruzan, y otra vez, otra vez más. El ferry es el mejor sitio dónde esconderse del calor infernal del verano. La brisa que acompaña a las gaviotas es la más dulce de los vientos turcos.

Al otro lado nos espera el mercado. Un trozo de barrio donde están todas las fruterías, las pescaderías, las pastiserías y más tiendas típicas de esta geografía. Para los que se cansan mucho comprando, regateando, llevando bolsas etc, están los cafés. Se toma el segundo té del día, a lo mejor se come un dulce. Y se vuelve al ferry, corriendo o por lo menos con prisa, ya que a la vuelta estará lleno de gente. Y si se pierde uno, habrá que esperar media hora más.

Una vez que se llega al barrio, se saluda a los vecinos. Se les invita a tomar un café turco, el café 'quita-penas'. Sin azúcar, con poco azúcar, medio o con mucho azúcar, cómo lo pida el invitado. Se mira la tele, la redifusión del último capítulo de la última telenovela turca o alguna competición popular.

Más o menos, es lo que pienso hacer mañana =) Os parece?

Dört duvar bir pencere

Çok mantıklı geliyor değil mi? Yani dört duvarı, kapısı, penceresi olan bir oda. Ama Barselona'da öyle olmuyor işte.  Banyonuzdaki havalandırma penceresi kadar ve apartman boşluğuna bakan bir penceresi olan odaları exterior (Dışarıya bakan -sokağa olur, bloğun avlusuna olur..) diye, hadi onu yediremeyeceklerini anlamışlarsa semi-exterior diye bir abuk terim altında kiralamaya çalışan çok buralarda.

Hayatın cilvesi, tam bitirme ödevlerimi yazdığım sırada Barselona'daki odamdan çıkmam gerekti. Nisan sonlarında odadan çıkıp ev aramaya başladım. Haziran ortasında anca girebildim. O süreçte bana kapılarını açan dostlara da buradan tekrar teşekkür ediyorum. Özellikle iki tanesine, onlar kendilerini bilir =)

Hedef 1 Mayıs'ta bir çatım olmasıydı tabii. Ne var ki, bir benim beğenmezliğim, bir de (hatta iki de, üç de, beş de...) evlerin ve odaların ya berbatlığı ya fahişşşliği. Neyse ki sonunda birinden birine boyun eğip pahalı ama süper bir yer buldum kendime. E madem ben rahata erdim, arkadan gelenlere yardımcı olayım diyerek ve biraz da geri kalan okuyucuları neşelendirmek için Barselona'da ev ararken bilinmesi gerekenleri bir yazayım dedim.

www.loquo.com ve www.idealista.com Barselona'da oda kiralamak isteyen, ister öğrenci ister çalışan, en önemli adresleridir. Ev ararken müptelâsı olanları çoktur. Facebook'a, Gmail'e girer gibi ilk iş bu sitelere girer insan kalacak yer ararken. Ve sonuç olarak, ilanları deşifre yeteneği tavan yapar kısa sürede. Örneğin exterior mu interior mu olduğu belirtilmeyen odalar genelde ikincisidir. Bu durumda odanın sakinliği ön plana çıkartılır ilan veren tarafından. Exterior'da ise tabii ki ışık. Ama zaten exterior fiyatlarını görünce ışık sizi kendiliğinden bulur; merak etmeyin.

Her yiğidin bir ilan verişi vardır. Oda arayanlar genelde uzun, ev sakinleri hakkında bilgi veren (cinsiyet, yaş, iş-okul, kimi zaman milliyet, sigara vs) ve karşı taraftan da beklentilerini az biraz açık eden ilanları tercih eder. Zira ilandaki evin bir yuva olabileceğine, ileride de her önüne gelenin o eve alınmayacağına önemli bir işarettir. Aynı şekilde, evi ve odayı detaylı anlatan ama sıcaklık belirtisi içermeyen ilanlar da önemlidir. Yüz yüze gelince daha sıcak bir ortamla karşılaşılabilir. Öyle olmasa bile genelde bu tip ilanlar en güvenilir olanları olacağından en azından hayal kırıklıkları önlenmiş olur. Şahsi tercihim de olsa, renk cümbüşü ilanları pek doğru bulmuyorum. Her satırı farklı renkte yazılmış, hareketli smiley'ler eklenmiş, okuyanı aptal yerine koyan devasa puntolarla yazılmış ilanları sabredip de okuyamıyorum.

Önemli bir temel prensip fotoğraflı ilanlara öncelik vermektir. Fakat... Birincisi, fotoğraflara her zaman güven olmuyor tabii. Profesyonel fotoğrafçıların elinde derya gibi görünen odalara bir gidiyorsunuz ki yatak dolabın kapısının açılmasına izin vermiyor. Ya da mesela fotoğraf asırlar öncesinden kalma, meğersem oda artık kişiliksiz bir yeşile boyanmış ve tanımlayan mobilyalar mevcut içeride. İkincisi ise, fotoğrafsız ilanlar her zaman üçkağıt habercisi olmuyor; bazen sadece ilanı verenin zaman darlığına ya da tekno-tembelliğine dayanabiliyor. Aklınızda bulunsun.

Kalite-Fiyat dengesine gelince:
- Şehrin göbeğinde, yani Raval'de, Barri Gotic'te ya da Born'da yaşayacağım diyorsanız döküntü odalara, kırık mutfaklara, küf kokan merdivenlere, asansörsüz çatı katlarına dünyanın parasını vermeye razı olmalısınız. Eve geç dönerken her istediğiniz sokağa giremeyeceğiniz gerçeğini kabullenmeniz, günün her saati soyulabileceğinizi unutmamanız, burnunuzu pek kaale almamanız vs vs gerekecek ayrıca.
- Ya da Eixample (Eyşampla)'yı tercih edebilirsiniz. Yukarıdaki üç mahallenin de içinde bulunduğu Ciutat Vella'yı saran ve 19.yy'da Ildefons Cerdà'nın planladığı bu 'yeni' mahalle kalite-fiyat ilişkisi açısından nispeten daha dengeli. Ama binalar yine de eski. Eskinin tek dairesinden çıkartılma dört daireyi ayıran duvarların kağıt gibi, binaların bir kısmının asansörsüz ve hepsinin kalorifersiz olduğu bu mahalle daha güvenli, daha düzenli ve daha temiz. Yine de, merkezdeki kadar olmasa da, ara ara gerek sidik gerek ot kokuları alabiliyorsunuz sokakta.
- Plaja komşu Barceloneta'yı tanımıyorum; ama çok çekici de gelmiyor bana açıkçası. Nem, küf ve lağım kokusu probleminin o mahalledeki evlerin ortak problemi olduğunu duydum sadece. Üstüne bir de şehrin vıcık vıcık çıplak turist ve balık ızgara kokusu kaplı bir yerinde yaşamak da çok hoş olmasa gerek. -Ben de çok turistik bir noktadayım bu arada. Ama benim mahalledekiler giyinik, hem de baya giyinik çünkü şehrin kıyafet alışverişi o caddede. Bir de yemek kokusu problemim yok =)-
- Bir diğer popüler mahalle Gràcia. Yani bir nevi Cihangir. Ama daha bakımsız. Yine de şehrin en 'mahalle' mahallelerinden biri. Eskinin tepe köyü, insanlar oradan Barselona'ya 'inerlermiş'. Öğrenciler için hoş bir yer. En büyük problem eskilik, en büyük avantaj entellik. Bir de yeme-içme, pazar alışverişi vs için de hoş bir mahalle. Yine de meşhur kalite-fiyat eğrimizde pek yükseklerde değil Gràcia.
- 'Hiçbir yeri beğenmedin; nerede kalacağız biz?' derseniz: Eixample bence en makul tercih. Tabii Eixample çok geniş. Sağ, Sol ve Yeni Sol diye üçe ayrılıyor. Ya Sağ ya da Yeni Sol tercih edilebilir. Sol kısmı daha merkezi ve fakat daha da ticari. Merkezden uzaklaşmayı problem etmeyecekler için Horta'yı tavsiye edebilirim. Gràcia'nın bir güncellenmiş versiyonu, bir yeni sürümü diyebiliriz. Tek olumsuz yönü pek de kullanmayan mavi metro hattında olması.

Barselona bu kadarla bitmiyor tabii. Hem ev aramakla ilgili anlatılacaklar hiç bitmiyor. Sorularınızı bekliyorum. Daha da detaylandırmak isterim bu yazıyı ki işe yarar bir rehbere biraz yaklaşsın.

Ev arayanlara, hele de Barselona'da, hem sabır hem bol para diliyorum!

4 Temmuz 2010 Pazar

İşte Estatut, Tut Montilla Tut

http://www.milliyet.com.tr/ozerk-katalunya-ya-anayasal-kelepce/dunya/haberdetayarsiv/04.07.2010/1257101/default.htm adresli haberde önemli ana hatlarıyla okuyabileceğiniz üzere, Madrid'teki Anayasa Mahkemesi Katalan Özerk Anayasası'nın 14 maddesini budadı kısa süre önce.

Katalanların referandumla kabul ettiği Özerklik Anayasası; tam 4 yıl önce, PP (Partido Popular - Merkeziyetçi)'nin şikayeti üzerine Anayasa Mahkemesi'nce incelenmeye başlandı. Mahkeme, muhafazakar ve liberal üyelerin bir türlü birbirlerine üstün gelememesiyle geçen yıllar sonunda nihayet bu Haziran ayının son günlerinde kararını açıkladı. Katalanca'nın resmî kurumlarda 'tercih edilen dil olması', Katalanların 'ulus' olması gibi önemli ifadelerin Anayasa'ya (İspanyol Anayasası'na tabii) aykırı olduğuna karar veren Mahkeme, PP'nin şikayet ettiği maddelerin ezici çoğunluğunun ise Anayasa'ya aykırı olmadığını açıkladı. Yani aslında Estatut'un kafası kesilmiş, kalbi sökülmüş oldu -Katalan milliyetçisi lider Artur Mas'ın 'yaşamsal organlarımıza kast ettiler' ifadesine gönderme gibi oldu. Bilmem ki kendisi gönderme yapmaktan hoşlanacağım bir şahıs mıdır...-. Ama vücudun geri kalanı nereye gittiğini bilmez bir halde yoluna devam ediyor şimdilik.

Karar henüz bitmiş değil aslında. 'Açıklamalı' ya da 'genişletilmiş' bir versiyonu bekleniyor. Mas ve Montilla (olayların yaz sıcağından beter ateşi altında Başkanlığı kavur kavur kavrulmakta olan Montilla) bu genişletilmiş kararın açıklanmasının ardından toplanma kararı aldı... ki bu iki liderin biraraya geldiği pek görülmemiştir. En azından kendi arzularıyla, hiçbir protokol onları zorlamaksızın. Bu arada Mas'ın lideri olduğu Convergència i Unió partisinin ana sayfasında anti-Anayasa Mahkemesi Kararı kampanyası yer alırken, ne Generalitat'ın ne de Montilla'nın kendi ana sayfasında konuyla ilgili çarpıcı bir başlık bulunmaması ilginç. Montilla'nın ana sayfasında en azından Başkan'ın Mahkeme'yi sorumsuzlukla itham eden konuşması mevcut.

Bir diğer önemli sonuç ise şu: 10 Temmuz'da 'Katalanların oy haklarına saygı gösterilmesi' ve 'Madrid'in Katalunya'ya karşı politik sorumsuzluğuna dur demesi' amaçlı oldukça büyük bir yürüyüş düzenleniyor. Sendikalar ve sivil toplum, politikacılar (PP Katalunya hariç tabii) bütün Katalanları yürüyüşe katılmaya çağırıyor. Bu yürüyüş için www.tenimeldretdedecidir.org (karar verme hakkı bizimdir) sayfası üzerinden halkı harekete geçirmek hedefleniyor. Yürüyüşün ana sloganı da 'Nosaltres decidim, som una nació', yani 'Karar bizim, biz bir ulusuz'.

Her ne kadar İspanya Milli Takımı'nın Dünya Kupası macerası bu konuya kafa tutsa da; Barselona'da basının ana gündemi hala Estatut. Özellikle de Katalan Ulusal Televizyonu TV3'in. Els Matins ('Sabahlar' - Hafta içi her sabah yayınlanan, 'Sabah Şekerleri'ne alışık bizlere pek uzak, gündem programı. Politika, Yol, Hava, Eğitim, vb her konuya değinen uzun bir program.) ve Polònia Estatut konusuna değinmezse olmayacak iki program. Els Matins'in yoğun içeriğini burada ele alamasak da Polònia'ya bir göz atabiliriz.

Gazeteci-tarihçi Toni Soler'in yönettiği Polònia'da Estatut Bob l'Estatut (Evet, Sponge Bob'un Bob'u. Zaten kendisi de ona benziyor.) isimli kollu, bacaklı, konuşkan, koca bebek tipli, sarı bir maskot olarak canlandırılıyor. Mahkeme'nin kararının ardından yüzü gözü yara bere içinde son nefesini verip vermeme konusunda kararsız hastanede yatıyor Bob. Sizleri Bob l'Estatut'un Katalanlara miras bıraktığı şarkıyla baş başa bırakıyorum: 'Oylarımız hiçe sayıldığında, ekonomik şiddete maruz kaldığımza vs hatırla: Afganistan bizden kötü durumda'

Yasak yasaklayanların kullanabileceği YouTube adresi şudur: http://www.youtube.com/user/tv3#p/a/u/0/fN6TyIl7Oak

24 Haziran 2010 Perşembe

Gönderme

Yahu,

Sarper Bey Barselona'ya gelip gideli kaç zaman oldu; üstüne yazisini da yazdi. Benim aklima daha yeni geliyor kendisine link vermek.

Sarper Bey'in gözünden Barselona için tiklayiniz.

Quelle 'Cannes'rie!

Bueno, a petición de varios y según la bautización por una ;) de ellos, aquí tienen un 'blogspot bilingüe de la chiquilla' =) Salvo que no es bilingüe entre turco y español, sino entre francés y español. Se debe a que en estos momentos me encuentro en tierra francesa, en Niza. En el aeropuerto de Niza más específicamente.

La idea era escribir sobre mi viaje a Cannes. Pensaba explicarles que si van a Cannes cuando todavía tienen menos de 26 años, no compren el tiquete ida y vuelta al bus Aeropuerto de Niza-Cannes Centro. Porque la tarifa para los 'jóvenes' existe únicamente en ida o en vuelta, por separado (12,50 euros). Al comprar ida y vuelta, no importa la edad que tengan, pagan 25,50. Me dirán: 'No importa, son 50 céntimos de más...'. Como me dije yo. Pues no...

Resulta que los franceses no se cortan de hacer huelgas. Lo que me parece estupendo. Hay que protestar de manera colectiva cuando un gobierno se cree que los ciudadanos sean esclavos hasta la muerte y que jubilarse sea un lujo. Sin embargo, tener que pagar 20 euros de más -son 80 euros de taxi compartidos con 3 personas más- por un trayecto que ya había pagado y que no me avisaron de que no se iba a realizar, no mola... Y aprendí otra cosa: cuando les dicen que puede haber 'perturbaciones graves' en el servicio, es un eufemismo para decir que simplemente no hay ningun servicio.

En fin, más vale perder dinero que perder la alegría. Así que dejo de quejarme por el incidente y por el hecho de que no sé si mi vuelo va a salir en unas horas o si al final pasaré la noche en el aeropuerto, sin pensar si me pagarán un hotel o un segundo vuelo, bla bla bla...

¿Qué les decía? Ah sí, dejo de quejarme porque realmente me lo pasé bien en Cannes y les prefiero hablar de ésto.

Cannes es pequeña, tranquila, segura y CARA! Es normal, es Cannes 'après tout' y 'quand même'! Lo digo para que lo tengan en cuenta a la hora de decidir. Y honestamente, tanto lujo no se refleja para nada en las calles, en la infraestructura.

Para que tengan una idea, un café con leche (un café crème) les puede costar entre 3 y 4 euros. Un cortado (une noisette) alrededor de 2. Una cerveza entre 6 y 10 dependiendo de si es una caña o mediana. Los coctéles en general pueden costar hasta 15 euros. Pero une coupette (una copita de champán) cuesta 3. (Piensen que no estuve en ningún sitio de lujo, ningún hotel de más de 2 estrellas =P)

Si dejamos de lado el 'detalle' económico, la ciudad me pareció muy agradable en general. Hay gente, hay vida pero al mismo tiempo hay mucha tranquilidad. Las playas, los restaurantes y los cafés, las tiendas... dan a las calles pequeñas y frescas de la ciudad de Cannes. La gente es simpática en su gran mayoría. La comida es buena, el marisco delicioso y el servicio es eficaz -bueno, siempre hay excepciones.

Además, los coches se sorprenden cuando un peatón espera sobre la acera a que pasen ellos primero. ¿Qué más pedir?

Algunos consejos: Si comen en un restaurante, cuando el camarero les pregunta algo y quieren contestar que sí, no digan 'ouais' sino 'oui'. O incluso 'fuiiii'... Sino se enfadan un poquito.

Piensen dos veces antes de pedir un postre. Son gigantes, incluso para más de una persona.

La calle (Rue) Saint-Antoine (con muchos restaurantes), la Pizzeria Cresci, el bar 72, la calle des (Rue d') Antibes (para ir de compras), y las playas en general son sitios recomendables. Coca-cola Cherry y Desperados (cerveza con tequila) son interesantes y los quesos bonísimos.

Si van al hotel Bellevue, tienen que llamar para que alguién de la recepción vaya para abrirles la puerta o, probablemente, para que les diga al teléfono el código de la puerta y el número de su habitación. Es normal, no se asusten. No es un hotel-espíritu. Simplemente es diferente de lo que se ve en su página web. Debo confesar es el personal es muy amable, el hotel es muy limpio y no está muy lejos del centro. El desayuno no está mal pero poca cosa por lo que cuesta. En cambio el internet funciona genial, hay televisión en las habitaciones, aunque en la mía era imposible verla porque la pantalla miraba el cielo... En fin, es un techo seguro para pasar sus días en Cannes.

Et voilà!

Á bientôt messieurs, dames!  

7 Haziran 2010 Pazartesi

Havuç Saati

Türk basınının -haklı olarak- başka dış haberlerle ilgilenirken gündemine dahil etmediği başlıklardan biri de Kolombiya'daki başkanlık seçimleri.

Hızlı bir özet vermek gerekirse, seçimlerin ilk turu 30 Mayıs'ta yapıldı ve oyların yüzde 46'sını alan Juan Manuel Santos ile yüzde 21'ini alan Antanas Mockus 20 Haziran'da yapılacak ikinci tura kaldılar. Santos, halen iktidarda olan ve hakkında pek de hayırlı konuşulmayan başkan Uribe'nin takipçisi olarak görülüyor. Santos, oylardan da anlaşılabileceği gibi, oldukça popüler bir aday. Komşu Venezüella'nın başkanı Chávez'le pek anlaşamayan Santos halkın çoğunluğunca bir kurtarıcı olarak görülüyor. Diğer yandan, Santos'un seçilmesi, mevcut icraatları arasında yolsuzlukları ve işsiz insanları iş vaadiyle kaçırıp, öldürüp 'işte bakın kaç tane terörist öldürdük' diye millete ihaneti öne çıkan Uribe iktidarının devamı anlamına geliyor. Kolombiya basınına Santos ailesinin hükmetmesi ülke içinde Santos'un oylarını arttırıyor.

Yurtdışında okuyan, çalışan, yaşayan kolombiyalılar ise çoğunlukla Mockus'u destekliyor. Zira Kolombiya'nın bütün dış temsilciliklerinde ilk turu kazanan aday Mockus oldu. Mockus Yeşil Parti'nin adayı. Litvanya asıllı, heykeltraş bir annenin 2 yaşında okuma-yazma öğrenmiş oğlu, fransız ekolünden, filozof ve matematikçi, Ulusal Üniversite'nin cesur eski rektörü, Bogotá'nın radikal belediye başkanı ve seçimlerin en renkli adayı. 


Mockus'un siyasi hayatı rektörlükten istifa etmek zorunda kalmasıyla başlıyor. İstifanın sebebi ise kendisini ıslıklar ve yuhalamalarla protesto eden ve konuşturmayan yüzlerce öğrenci önünde pantalonunu indirip gürültülü kalabalığı 'barış beyazı' (kendi ifadesidir) poposuyla susturması. 


Mockus'un 3 yıllık belediye başkanlığı sırasında yaptığı tasarruflar sayesinde ardından gelen belediye başkanları yeni icraatlar yapmaya devam ediyorlar. Ancak Mockus'un idaresi sırasında dikkati daha çok şehirdeki yolsuzluğa, gürültüye, trafiğe ve şiddete karşı aktif mücadelesi ve Bogotá halkında bir kentlilik bilinci yaratabilmesi dikkat çekmiş. 


Kolombiya'da hiçbir şey yapmayan, sürekli çalışan, sokağa çıkmayan, sosyalleşmeyen vs bir insan için 'o havuçtur' deniyor. Bizim 'inek', 'bayık', 'ot' dediğimiz gibi... Mockus belediye başkanlığı sırasında 'havuç saati' projesiyle (ya da kanunuyla), yani önceden sabaha kadar açık kalan bütün gece kulübü, disko, bar ve benzerini sabaha karşı 1'de kapatarak şehirdeki cinayetleri ve ölümlü trafik kazalarını bir anda azaltmış.


Efendim, Mockus ilginç bir figür. Şimdilik 20 Haziran'ın favorisi gibi görünmese de Kolombiyalı arkadaşlarımda en azından oy verme ve ümit etme arzusu uyandırmış bir politikacı. Bizim her türlü ümidi emen politikacılarımızın emir vermiyorlarsa da izin verdikleri saçma sapan sansürleri aştığınızda aşağıdaki linklerde sırayla Wikipedia'daki ingilizce Mockus başlığını, Kolombiya'nın -Santos'çu da olsa- en önemli gazetesi olan El Tiempo'nun 2010 Seçimleri sayfasını ve, son olarak, Mockus ve Bogotá hakkındaki Danimarka yapımı -ingilizce- bir belgeselin YouTube linkini bulacaksınız. Belgeselde göreceksiniz, Mockus süper kahraman gibi giyinip sokaklarda çöp toplayarak tanıtıyor belediye başkanı olarak başlattığı ilk projeyi. Poposunu gösteren bir rektör, süper kahraman kostümlü bir belediye başkanı ya da yanında devasa bir havuçla gezen bir başkan (ya da başbakan) ister miydim bilemiyorum. -Ve biraz önce Sarper Bey'le konuştuktan sonra kabul etmeliyim ki Mockus'un bazi uygulamalari fazla sert- Ama yine de Mockus'un varlığından haberdar olduğuma sevindim. Belki sizin de hoşunuza gider dedim.




Chau pues!



6 Haziran 2010 Pazar

Barselona'ya yaz metrodan gelir

Karlı bir mart, ne olduğu belirsiz bir nisan ve geç kalmış yağmurlarla geçen bir mayıs ardından Barselona'ya haziranla birlikte yaz emin adımlarla geldi.

Tipik bir Barselona yazının en önemli ölçeği 4 numaralı sarı metro hattındaki güneş kremi kokusunun yoğunluğudur.  Özellikle Girona-Bogatell durakları arasında kalan parça boyunca ve özellikle akşam plaj dönüşü saatlerinde. Zira şehrin bu kısmındaki plaj halkı arasında kızarmaya hevesli, sarışın, beyaz tenli 'giri'ler* çoğunluktadır. Ancak kızarıklıklar acı vermeye başladığında, yani akşam saatlerinde akla gelir güneş kremi.

Barselona'ya yaz geldiği şehrin en önemli iki metro hattındaki, yani 1 numaralı kırmızı ve 3 numaralı yeşil hatlardaki istasyonların ter kokusundan ve trenlerdeki klima soğuğundan bellidir. Bu iki hattın kesiştiği Katalunya Meydanı durağından yazın metroya binmek yerine meydandan kalkan herhangi bir otobüse binmek daha akıllıcadır sanki.

Meydandaki turistik otobüs kuyruğu, Rambla'nın geçilmezliği, Barseloneta'nın çekilmezliği Barselona'ya yazın turistlerle geldiğinin belgesidir. Terasta clara,Virreina'da lata, chiringuitoda nachos yazın ritmini belirler.**

Barselona'da yazın her belediye otobüsüne karşılık 4-5 tane havaalanı otobüsü geçer durakta karşınızdan. Hani 'acaba ben de birine atlayıp buralardan biraz kaçsam mı' diye geçmedi değil aklımdan.

Veee daha yaz yazısı bitmeden Barselona'ya yağmur geri döner. Barselona'ya yaz bir dengesiz gelir yani...


* Giri (Guiri): İspanyolların sarı saçlı, açık tenli, genellikle erkekleri kısa pantalon ve çorap üstüne sandalet giyen, kızları 7/24 plaj modunda gezen turistlere taktıkları pek de sempatik olmayan lakap.

** Teras: Kafelerin masaları kaldırıma yayılmış kısmı.
** Clara: Yarısı Fantalı ya da limon sulu bira.
** Virreina: Gracia mahallesindeki önemli meydanlardan bir tanesi.
** Lata: Kutu biranın ispanyolcası. 'Paki'lerin, yani pakistanlı seyyar satıcıların sokakta ısrarla tanesi 1 euroya sattıklarından.
** Chiringuito: Sahildeki, plajdaki salaş kafe-barlara verilen isim.