8 Aralık 2009 Salı

Bon Nadal =)

Vee Barselona'ya yeniden Noel geldi.

Alışveriş merkezlerinin önünde Noel Babalar, Noel Anneler, cinler, periler, börtü böcek belirmeye; her yerde Noel şarkıları çalmaya; dükkanlar pazarları da açmaya; caddeler Noel ışıklarıyla aydınlanmaya; sokaklarda devasa galetler (bir tip makarna) belirmeye başladı.

(Devasa galetlerden birini görmek için tıklayın)

(Makarnadan yılbaşı süsü mü olur diyenlere şu kısa açıklamayı yapayım hemen: Katalanların tipik yılbaşı yemeklerinden biri escudella çorbası. Ekşili köfteye bir de makarna eklemişsiniz gibi düşünün. Ve işte o eklediğiniz makarna galet tipi makarna olmalı... Yani galet Noel'le özdeşleştirilen bir makarna.)

Mutsuz, cılız ve genç Noel Baba Katalunya Meydanı'ndaki Corte Ingles'in kapısını bekleye dursun; alışveriş merkezinden sokağa yayılan Noel şarkılarına, yani Villancicolara (viyansiko) takıldım ben. En meşhurlarını biraz ev arkadaşım biraz diğer katalan arkadaşlarımdan öğrenmeye başladım. Ve Corte Ingles'in hediye alışverişiyle boğuşmakta olan müşterilerinin kafasına kaktığı bir tanesini sizlerle paylaşıyorum.

Campana sobre campana (Zil üstüne zil)



http://www.youtube.com/watch?v=DyRFHeNMoXA

més que una calçotada ...

Şurada bahsettiğim leziz aktiviteyi nihayet geçtiğimiz pazar gerçekleştirdim: Katalunya topraklarındaki ilk calçotadamı bu tipik yemeğin anavatanı Valls'te yedim.

Barselona'daki ilk günlerimde tanıştığım ve pek kaynaştığım bir katalan arkadaşımla ve onun ailesiyle birlikte pazar öğlen arabayla yola koyulduk. 1,5 saatlik bir yolun ardından önce Santes Creus isimli sevimli bir kasabaya geldik. Arabayı park edip şehrin eski meydanına doğru yokuşu tırmanmaya başladık. Bayrama denk gelmişiz. Yolda gegants (devler) geçidi vardı. Resimde bir tanesini gördüğünüz dev kuklalar dans ederek ilerlerken arkasından ufak bir orkestra davul zurna çalıyordu. Her kuklanın içinde aslında omuzlarında onca yükü taşıyan bir adam olduğunu hatırlatayım. Yeri gelmişken kısaca söyleyip geçelim: Gegants geçitleri katalanların tipik bir bayram aktivitesi. Örneğin Katalan Ulusal Günü'nde (11 Eylül), Noel'de vb önemli günlerde Barselona'yı bir uçtan bir uca kateden gegants geçitleri düzenleniyor. Sanırım gegantlarla ilgili daha fazla bilgi toplamam gerekiyor...




Bu arada, yokuş yukarı yolumuzda ilerlerken bir başka katalan tadıyla daha tanıştım: carquinyolis. Bu tatlı-sert ve fıstıklı dilimler fırının vitrininde göründüklerinden kat kat daha güzellermiş meğerse. Uzaktan kızarmış kuru ekmeğe benzeselerde yediğinizde kurabiye tadı bırakıyorlar ağzınızda.




http://www.cheeef.com/251/recetario/858/carquinyolis.html



Bu arada, sadece Katalunya'da yapılmasa da, Barselona'nın güneyinde (Tarragona bölgesinde) pek meşhur olan almendras garrapiñadastan da bir paket aldı bana 'ev sahibem'. Ama, az sonra anlatacağım gibi, o gün o kadar çok şey yedim ki hala bu şeker-karamel kaplı bademleri denemeye izin vermiyor midem ve vicdanım.



www.delavistaalpaladar.com/2009/01/almendras-garrapiadas



Gelelim calçotadaya...

Santes Creus'u şöyle bir turlayıp (Ortaköy kadar bir yer düşünün...) arabaya döndük ve otoyolda biraz kaybolduktan, yer yol sorduktan sonra tam zamanında -yani tipik ispanyol öğle yemeği saati olan 14.30 sularında- asıl hedefimiz olan Masia Bou'ya ulaştık.



Pencere kenarı masamıza kurulup menüleri elimize aldık. Tabii menüde her çeşit yemek var. Ama bizim ne yiyeceğimiz belliydi: Calçotada menüsü. Ki onun içeriği de şöyle:

1. Yanında özel sosuyla calçots (kişi başına 20 tane calçots düşüyor)
2. Butifarra (Bir çeşit devasa sosis) ve fasulye (kuru fasulye, fakat söz konusu sosisin yağında kızartılmış olarak)
3. Kuzu pirzola ve enginar.
4. Crema Catalana (Krem karamelin yayvan bir tabağa yayılmış ve üzeri hafif yakılmış (karamelize edilmiş) hali.
içecek: şarap + cava (gazlı beyaz şarap)

Ve evet, bu menü tek kişilik. Yani öyle ortaya söyleyip paylaşmak falan yasak. Restoranın prensibi imiş...

Yemek faslı ise şöyle: Önce masanın üstüne beyaz bir kağıt geliyor. Üstüne calçots, herkese birer sos tabağı, herkese birer boş tabak ve şarap konuyor. Veeeee masadakiler önlüklerini takıyorlar ki soğanları hüpletirken üstleri kirlenmesin. Aşağıda size kanıt olarak iki fotoğraf sunuyorum. Umarım fotoğraftakiler kızmaz...








Bu fotoğraftan sonra hepimiz soğanlara saldırdık. Ellerimiz yana yana soğanları soyup, güzeeeelce sosa batırıp hüpür hüpür yedik hepsini. Soyduğumuz kabuklar önümüzdeki tabaklarda tepeler halinde biriktikçe garson teyze gelip teker teker çöplerimizi kovasına boşaltıp gidiyordu. (Bu arada bütün garsonların sanki Almanya'da bir mangal partisinden kaçırılıp getirilmiş gibi bir geleneksel üniformaları vardı). Bir yandan da porródan (yani şarabı getirdikleri aşağıdaki gibi bir 'sürahi'den) şarap içtik. Biz soğanları silip süpürünce aynı garson teyze beyaz kağıtla bir masayı bir anda toparladı ve menüye kaldığımız yerden devam ettik...



http://radiovinaros.mforos.com/1602282/7753531-bon-dia/



Çatlayana kadar yemeğe çok yaklaşsa da calçotada kesinlikle tekrar edilesi bir aktivite. Ayrıca ne kadar kalabalık o kadar güzel... Geçtiğimiz pazar bizdeki bayram yemeklerini hatırlattı bana. Aile, bol yemek, bol muhabbet ve tatil havası.

Nasıl bitireceğimi bilemedim. Crema Catalana ile veda ediyorum sizlere =)

21 Kasım 2009 Cumartesi

Ne düşünüyorsun?

Facebook'ta durum (status...) hanesine yazdıklarımı toparlasam 'roman olur'...

Şaka bir yana, aşağı yukarı her gün bir defa ister istemez durup 'düşünmeme' neden oluyor Facebook: Ne düşünüyorum?

İnsan uyumadan bütün bir haftayı çıkarabilmeli diye düşünüyorum. Ya da en azından 6 günü. Pazar günü de uyku günü olmalı.

5 ayda anlayamadığımı 5 sayfada bana anlatabilen teoristler olduğu sürece benim için henüz bütün umutlar tükenmemiş demektir diye düşünüyorum.

Bütün derslerin aslında tek bir ders olduğunun anlaşıldığı ve içselleştirildiği trans anına ramak kala bir yerlerde olduğumu düşünüyorum.

Çift dikişin en iyi öğrenme yolu olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırmalı, eleştirel düşüncenin önünü açıyor aynı dersi iki kere almak.

Uyku, rüya ve hayal gibi bizim için birbirinden farklı olan üç kavramın İspanyolca'da tek bir kelimeye (sueño) sığmasının şaşırtıcı olduğunu düşünüyorum.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Önceden ezberlenmiş dizelerin yeni yeni anlamlandığını düşünüyorum.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Bir kadın nasıl ikna edilmez:

Erkek satış/pazarlama elemanlarına sesleniyorum (çünkü hemcinslerimin böyle şeyler yapmayacağını umuyorum ve çünkü nedense hep erkek elemanlar sinirime dokunacak şeyler yapıyor...):

Biz kadınlara (ya da en azından bana) bizim bilerek ve isteyerek para bayılmayı planlamadığımız herhangi bir spor merkezi üyeliği satmaya çalışırken 'Ama spor yaparsan daha güzel ve, en önemlisi, daha sempatik olacaksın!' şeklinde yersiz ve densiz çabalara girmeyin. Tüm 'sempatikliğimle' rica ediyorum! Özellikle de ağzınızın batırdığını 'sempatik' yüzünüzün düzeltemeyeceği medyum olan telefonda geçiyorsa bu konuşma.

Birincisi, benim şu anda spor yapmadığımı nereden çıkardın? Sesim fazla mı sinirli geldi? Belki münasebetsiz bir zamanlarda ve ısrarla aradığın içindir? Ayrıca zaten spor yapıyorsam ve hale sinirliysem senin şu yukarıdaki argümanın baştan sıfırlandı demektir.

İkincisi, -ki aslında aklımdan ilk geçen budur- Ben şimdi çirkin ve antipatik miyim yani? Beni görmeden nereden anladın bunu? Ayrıca, gerçekten öyle bile olsam, bunu yüzüme vurduğun anda ikna ediciliğin sıfırın altında boğulmuş gitmiş demektir! Bir kadını ikna etmek biraz da aklını çalmaktır aslında. Sen argümantasyonla manipülasyon arasındaki ince farkı bilmez misin be adam! (=P)

İkinci bir örnek: herhangi bir yere yetişmeye çalıştığı koşmasından belli olan bir kadının önüne zınk diye geçip bilmem hangi kuaförün bu haftaki saç bakım kampanyasını methetmeye başlamayın. Hadi başladınız; olumsuz cevap alınca 'Ama saçların da pek kırılmış, pek cansızlaşmış, amaanııın ne sağlıksız görünüyorlar bak' gibi 2 gün önce saçlarını kestirmiş birine edilmeyecek laflar etmeyin. Bu durumda tokat yemediyseniz tokat atmaya bile vakti olmadığındandır karşınızdakinin.

Bu konuda şu örnekteki arkadaştan öğreneceğiniz çok şey var: Metro çıkışı. Ankete kurban yakalamak için muhteşem konum. İspanya'da adet olduğu üzere 'Merhaba güzel kız!' diye sizin önünüzdekini anket yapmaya ikna etmeye çalışmış ve başarısız olmuş eleman bu sefer size doğru davranıyor. Herkese otomatik söylediği 'Merhaba güzel kız!'ı size de söyledikten sonra, biraz yapay da dursa bir de 'A ama siz gerçekten güzelmişsiniz bak!' şeklinde gayet kabul edilebilir bir giriş yapıyor. Siz 'Eh bir anketten ne çıkar...' diyorsunuz. Ama zaten anket çalışanlara yönelikmiş (öğrenciler sayılmıyor) ve sıfır gerginlikle bir anketörden daha uzaklaşıyorsunuz.

Bilmem anlatabildim mi....

2 Kasım 2009 Pazartesi

LES LUTHIERS!

Les Luthiers Arjantinli bir 'müzikal komedi' grubu. Instituto Cervantes'teki derslerden birinde izlemiştim ilk. 'La gallina dijo eureka!' (Ve tavuk eureka dedi!)parçasını dinlemiştik sınıfta. Daha sonra, hayatın her alanına yaptığım gibi, sıkılana kadar bütün gösterilerini -en azından Cervantes'te DVDsi olanları- ard arda ve tekrar tekrar izlemiştim. Bir süre unutmuştum.

Geçenlerde Madrid'e geleceklerini duyduğumda hatırlar gibi olmuştum. Favori Luthier'im Daniel Rabinovich'in Barselona'ya, Casa América'da bir sohbete geldiğini tesadüfen fark ettiğimde yeniden saldırdım Les Luthiers klasiklerine... Bütün hafta sabah uyandığımda ilk iş ve uyumadan önce son iş olarak en sevdiğim Les Luthiers sahnelerini izledim (youtube'tan, ne işim varsa elalemin sitesinde...). Ve bugün muradıma erdim. Rabinovich'i canlı canlı dinledim (sohbeti 2 saat ayakta izlemek pahasına; nedense pek yorulmadım =P). Üstelik grupla yakından alakalı 2 kişiyi daha tanıdım: grubun kurucusunun oğlu Sebastian Masana ve grubun 'resmi' tarihçisi Kolombiyalı gazeteci Daniel Samper. Bir de önümüzdeki Kasım'da Barselona'ya geliyorlarmış; gün sayıyorum şimdiden =)

Les Luthiers 60ların sonlarında Buenos Aires Universitesi Mühendislik Fakültesi korosundan bir grup öğrenci tarafından kuruluyor. Grubun kurucusu Gerardo Masana 1973'te lösemiden ölüyor. Ancak grup bugüne kadar, yani 40 yılı aşkın süredir Latin Amerika'yı ve İspanya'yı güldürmeye devam ediyor. Grup üyelerinin kimisi biyolog kimisi avukat vb. Bir yandan okurken bir yandan da sıkı bir müzik eğitimi almışlar. Ve okudukları meslekleri hiç yapmamışlar. Grubun detaylı tarihçesini www.lesluthiers.com sitesinde bulabilirsiniz. O yüzden daha fazla uzatmıyorum bu kısmı.

Les Luthiers'nin gösterileri esprili ve bol kelime oyunlu şarkı sözleri, farklı türlerde (bolero, tango, bossa nova vb latin ritimleri, klasik müzik, folklorik müzikler...) kaliteli besteler, grubun kendi tasarımı enstrümanlar ve dinamik bir teatralizasyonu harmanlıyor. Ayrıca her gösteri bir hikaye etrafında dönüyor. Örneğin şu andaki gösterileri Lutherapia bir adamın terapi sürecini ve sonunda nasıl iyileştiğini anlatıyor-muş.

Şu anda 5 kişiden oluşan grubun her elemanı başlı başına bir karakter. Örneğin anlatıcı rolünü her zaman Marcos Mundstock (sarışın, hafif kel, sakal ve bıyıklı) üstleniyor. Daniel Rabinovich (bıyıklı) grubun galanı diyebiliriz. Carlos Nuñez (kıvırcık saçlı, sakal ve bıyıklı) hafif şapşal ama oldukça romantik ve ince ruhlu bir piyanist. Jorge Maronna sessiz bir centilmen; yere bakan yürek yakan tipten. Carlos López, grubun tek bembeyaz saçlı elemanı olmasına rağmen aynı zamanda en çocuk ruhlu ve en 'ani hareket yapar' üyesi.

Biraz da yürek yakan o malum arjantin aksanından olsa gerek, Les Luthiers'yi dinlemek çok keyif veriyor bana. Ama ispanyolca bilmeyen okura aynı keyfi verir mi bilmiyorum. Onun için sizinle, favorim olmasa da, grubun ender ingilizce parçalarından birini paylaşıyorum: 'Lazy Daisy'. Yaklaşık 2 dakikalık bir giriş yapıyor anlatıcı Marcos. Hikaye çok uzun, o yüzden geçiyorum. Şarkıyı söyleyen 3lüden ortadaki Carlos Núñez, sizin sağınızdaki Carlos López ve solunuzdaki üyenin adını ne yazık ki bulamıyorum. Şu anda grupta değil kendisi. Başlangıçta yeyeyeyeyeaaaaa diye çığırtan Daniel Rabinovich ve gitarist Jorge Maronna.


İyi seyirler =) Ciao!





http://www.youtube.com/watch?v=L1pCOdn2tHw&feature=related

Hangi köşeye saklandı bu kış?




Ve Kasım oldu! Barselona plajında artık kumda oynamayı meslek edinmiş eski çocuklar dolaşıyor hala. Bu yıl kış pek nazlana nazlana geliyor. Vampirler ve cadılar bu yıl kısa kollularla karıştılar aramıza.

1 Kasım 2009 Pazar

yol - yolsuz - yolcu - yolculuk

Caminante, son tus huellas
el camino y nada más;
caminante, no hay camino,
se hace camino al andar.


Ey yolcu, ayak izlerindir
yol dediğin, işte o kadar.
Ey yolcu, yol diye bir şey yok,
yol olur attığın adımlar.


Antonio MACHADO

I. YOL

Hayallerim yıkılmak ya da -daha yumuşak bir deyişle- değişmek içindir. Kendime çizdiğimi sandığım yolla 'gerçek'te attığım tesadufi adımlar sarmalanır; ne idüğü belirsiz (böyle mi yazılıyordu?)bir yol oluverir. Bir mehteran bir yengeç misali...



II. YOLSUZ


Yolsuz dediğimiz adam aslında tam tersine yollu değil mi? Rüşvet niyetine takım elbise aldığı iddia edilen PP (Partido Popular) Valensiya başkanı Fransisco Camps, Katalan sanatının en prestijli kurumlarından Palau de la Música'nın kasasını kendi cüzdanı gibi kullanan başkanı Félix Millet ve bu aralar benzeri yolsuzluk suçlamalarından tutuklanan muhtelif İspanyol siyasetçileri yolunu kaybedenlerden mi? Yoksa bulanlardan mı? Yoksa yolu kesilenlerden mi?


III. YOLCU

Dişçi, çiçekçi, gözlükçü gibi bir şey midir yolcu?

Uykucu, yalancı, inatçı gibi bir şey mi?

Bir meslek, bir hayati görev midir yollara düşmek?

Yoksa bir tür kapris, bir karakter bozukluğu, bir takıntı mı?

Hep uzun yolda mıdır yolcu? Sokağın bir ucundan ötekine adım adım düşünen de bir yolcu değil midir?

Tren camından geçip giden renklere boş bakan mı daha uzaklara gider? Yoksa yolu düşmezse kimsenin geçmeyeceği sokakları arşınlayan mı?

Sabah bindiğim otobüste fıstık yeşili mini gece elbisesi altından bacaklarını açmış takım taklavatı ortada uyuyakalmış - gibi gözüken - travestiyle beni aynı kefede tanımlamaya yeter mi bu dört harf?

Ya da Yoldaki Jack London'la beni?


IV. YOLCULUK

El viaje no acaba nunca. Sólo los viajeros acaban. E incluso estos pueden prolongarse en memoria, en recuerdo, en narrativa. Cuando el viajero se sentó en la arena de la playa y dijo: “No hay nada más que ver”, sabía que no era así. El fin del viaje es simplemente el comienzo de otro. Es necesario ver lo que no ha sido visto, ver otra vez lo que ya se vio, ver en primavera lo que se vio en Verano, ver de día lo que se vio de noche, con sol donde antes la lluvia caía, ver el trigo verde, el fruto maduro, la piedra que cambió de lugar, la sombra que aquí no estaba. Es preciso volver a los pasos que fueron dados, para repetirlos, y para trazar caminos nuevos a su lado. Es preciso recomenzar el viaje. Siempre. El viajero vuelve ya.

Yolculuk asla bitmez. Biten yolculardır sadece. Üstelik onlar da hatırda, anılarda, anlatılarda bir süre daha kalırlar. Kumsalda oturan yolcu 'Görülecek başka bir şey kalmadı' dediğinde bilir aslında bunun böyle olmadığını. Yolculuğun sonu bir yenisinin başlangıcından ibarettir. Görülmeyeni görmek şarttır; görülmüş olanı yeniden görmek; yazın görüleni bir de kışın görmek, gece görüleni bir de gündüz gözüyle seyretmek, eskiden yağmurun ıslattığını şimdi güneş altında görmek, olmamış hasadı, çürümüş meyveyi, yeri değişmiş kayayı, önceleri orada olmayan gölgeyi. Atılan adımların üstünden yeniden geçmek gerekir, tekrar etmek ve yanlarına yenilerini eklemek için. Yolculuğa yeniden çıkmak gerekir. Her zaman. Yolcu yeniden yollarda.

Jose SARAMAGO


...
Y entristeces de pronto, como un viaje.

...
Ve bir seyahat gibi, aniden hüzünlenirsin.


Pablo NERUDA
(20 Poemas de amor y una canción desesperada,
Poema 12 - 20 Aşk şiiri ve bir ümitsiz şarkı, 12.şiir)

4 Ekim 2009 Pazar

Duerme Negrita...

Daha Benedetti'nin yokluğuna alışamadan ruhuma huzur veren bir başka ses daha ayrıldı aramızdan: Mercedes Sosa, nam-ı diğer La Negra. Arjantin ulusunun, hatta Latin Amerika'nın sesi.

Anneannem ve teyzemin Meksika seyahatinde tur otobüsünde dinleyip, pek sevip bana söylemeleri sayesinde varlığından haberdar olmuştum. Daha ispanyolca anlamazken, sadece sesinin tınısına vurulmuşken bile zaman zaman ağlatacak kadar heyecanlandırırdı beni. 30 años albümünün fovist kapağı hayatıma giren ilk 'Latin Amerikalı' şeydi belki de.



En büyük üzüntülerimden biri de İstanbul'a konsere geldiği zaman hala İzmir'de yaşadığımdan onu canlı canlı dinleyememiş olmam.


En meşhur yorumlarından biri olan Gracias a la vida parçasını Türkiye'de sık sık duymak mümkün. Ben sizlerle kendi favorimi paylaşıyorum: Alfonsina ve deniz.

Albümü ilk dinlediğimden beri en sevidiğim parça olmasına rağmen hikayesini çok sonra ve tesadüfen öğrendim: Alfonsina Storni Arjantinli bir şair. Genç yaşta kendini denize bırakarak intihar etmiş. İşte bu şarkı da onun intiharını anlatan bir şiir aslında. Şöyle başlıyor: Denizin yaladığı yumuşak kumlar üstünden geri dönmüyor onun ayak izleri, acı ve sessizlikten ibaret bir yol derin sularda kayboluyor, dilsiz acılardan ibaret bir yol köpükler arasında bitiyor.


Alfonsina y el mar (Félix Luna - Ariel Ramírez)

Por la blanda arena que lame el mar
su pequeña huella no vuelve más,
un sendero solo de pena y silencio llegó
hasta el agua profunda.
Un sendero solo de penas mudas llegó
hasta la espuma.

Sabe Dios qué angustia te acompañó
qué dolores viejos, calló tu voz
para recostarte arrullada en el canto
de las caracolas marinas.
La canción que canta en el fondo oscuro del mar
la caracola.

Te vas Alfonsina con tu soledad,
¿qué poemas nuevos fuiste a buscar?
Una voz antigua de viento y de sal
te requiebra el alma y la está llevando
y te vas hacia allá como en sueños,
dormida, Alfonsina, vestida de mar.

Cinco sirenitas te llevarán
por caminos de algas y de coral
y fosforescentes caballos marinos harán
una ronda a tu lado.
Y los habitantes del agua van a jugar
pronto a tu lado.

Bájame la lámpara un poco más,
déjame que duerma nodriza en paz
y si llama él no le digas que estoy
dile que Alfonsina no vuelve.
Y si llama él no le digas nunca que estoy,
di que me he ido.


Alfonsina and the sea (http://jcarreras.homestead.com/ConcertSongs1.html)

From the soft sand lapped by the sea
Your little footprint will never come back
A path full of pain and suffering
Reaches the deep water
A path of silent grief
leads to the waves.


Only God knows what anguish you had
What ancient pains silenced your voice
Lying down, lulled by the song
Of the conch shells
The songs that the conches sing
In the dark depths of the sea.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea


Five little mermaids will take you
Along paths of seaweed and coral
And phosphorescent sea horses
Will swim around you
And the creatures of the water
Will soon play at your side.


Dim the lamp a little more for me
Let me sleep in peace
And if he calls, don't tell him that I'm here
Tell him that Alfonsina will not return
And if he calls don't ever tell him that I'm here
Say that I have gone.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea.




http://www.youtube.com/watch?v=ZzhpTA95Bnc&feature=related

4 Ağustos 2009 Salı

Herkeş sena bakiyö gız!

Istanbul, Nişantaşı. Evimden dışarı adımımı atmamla aylar sonra yeniden tanıdığım, sevdiğim sokaklara geri dönmüş oldum. Karşıdaki bakkalın, köşedeki fırının hala yerinde olduğunu görüp sevindim. Fırında ufak bir kahvaltının ardından yeniden yola koyuldum.

İstanbul'da ilk gün sevincim iki sokak sürdü sadece. Zira ilk ufak çaplı tacizimi benimkine paralel üçüncü sokakta yedim. Laf atan adam da haklı; nerden bilsin benim kulağımda ipod olmasına rağmen onu da gayet iyi duyabildiğimi... 'Herkeş sena bakiyö gız!' ondan alıntı. Bu arada, üstümde pantalon-tişört. Yani millet askılı mini elbiselerle dolaşanlara değil bana mı bakıyomuş? Anlamadım...

Bir süre sonra Sultanahmet. Elimde telefon; buluşmak üzere sözleştiğim arkadaşlarımı bekliyorum. Haliyle, onları görür müyüm diye etrafıma bakıyorum. 'Are you lost?' diye soruyor iki delikanlı. Bu kadar mı yabancısı gözüküyorum bu memleketin? Onlar 'hayır, teşekkürler' diye cevap verince şaşırıyor ve israr etmiyorlar. İki adım yanımda, bankta oturan adamsa sağır olsa gerek; anlamadığımı düşüne düşüne devam ediyor laf atmaya, tekerleme gibi küfretmeye.

Karaköy. Tramvay. Biner binmez yanımdaki adam elinde torba olmasına rağmen başlıyor huzursuz el hareketleri yapmaya. Benim pek de aptal olmadığımı; hatta önce eline sonra suratına gayet türk işi mimiklerle baktığımı; kendimi de çanta vasıtasıyla korumaya aldığımı fark edip vazgeçiyor. Bu arada, yanımdakilerle ingilizce konuşuyorum ya; bütün tramvayda bizi dinliyor açmış kulaklarını, gözlerini. İstanbul hakkında bir tek hatalı bilgi verirsem atlayıp düzeltecekler.

Ne bileyim...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Yabancı dil öğrenmenin faydaları



http://www.youtube.com/watch?v=Qvhre8KYuXA






http://www.youtube.com/watch?v=jYgpmwhGrm0

Geçti

01.07.09 ÇİFTE DOZ CAIXAFORUM

Pianist Jordi Sabatés eşliğinde Segundo de Chomón'un sessiz ama renkli filmleri.

Kelt grup Lau'yu dinleyerek ve uçan akordeonistlerini zevkle izleyerek biten gece.


23.06.09 SANT JOAN

Bir sabahtan diğer sabaha sokaklarda çatapat patlatmakla, havai fişek atmakla vb ışıklı-alevli-bol gürültülü yöntemlerle kutlanan yaz bayramı. Ertesi güne baş ve kulak ağrısı, burunda yanık kokusu ve kirlenmiş kıyafetlerden başka bir yaz neşesi bırakmayan -İspanyollara göre en uzun- gece.


09.06.09 PAU (Pruebas de Acceso a la Universidad)/ Selectividad

3 gün süreyle gençlerin iptal olduğu ispanyol ÖSS'si. İspanya'nın sınav nesliyle UB koridorlarında yüz yüze gelmek ve onlara hem acımak hem özenmek. 'Sınav böyle olur' dedirten içerik ve yöntem. İnsanı beş şıkka bölmeyen, adam gibi cümle kurmayı -adam gibi- öğreten sistem.



ve saire.

3 Temmuz 2009 Cuma

SANSÜRüsüne bereket

Sebepleri bol olabilir; ama her türlü sansürün iki temel sonucu vardır bence: 1. cehalet 2. hilebazlık.

Cehalet: En keyifli kusur. Tek bildiğimizin bir şey bilmemiz gerekmediği saplantısı. Her birimize ve hepimize yapılan bir takım ayıpları (sansür gibi) kraldan kralcı bir hevesle savunmayı sağlayan toplum genetiği hastalığı. Hem nitelik hem nicelik olarak kısır bir döngü.

Hilebazlık: Sansürcü devlet sayesinde ve sansürcü devlet yüzünden kronikleşen haklı toplumsal refleks. Sansüre karşı mübahlaşan, hatta sevaplaşan eylem. Sansürün tedavülden kalkmasına bir mantık adımı kaldığının göstergesi.

2 Haziran 2009 Salı

üçlü salgın tipolojisi

1. Domuz Gribi

Madrid'te bir okulda yeni vakalardan şüphe edilmesiyle birlikte yeniden gazetelerde yer bulsa da Barselona sakinlerinde henüz gözle görülür bir panik yaratmadı... Onun yerine üçlü şampiyonluğun yıkıcı sevinci ve La Rambla'nın beter hali, ertesi gün hapının serbestleşmesi polemiği, Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemi işgal etti. Nou Barris'teki dev yangın bile basında yankı bulmadı zaten; ben itfaiye sireniyle uyandığım ve balkondan gördüğüm dumandan dehşete düştüğümle kaldım.


2. Tektonik

Geçen yıl Clément'ın blogunda izleyip şaşıp kaldığım yeni fransız dalgası Barselona'ya da ulaştı. Katalunya Meydanı'nın tam ortasında birbirine Tektonik öğreten liselilerin ardından mahallemde de kendi kendine Tektonik figürleri çalışan çocuklar belirmeye başladı. Bu arada aynı blogda geçenlerde beliren 'Begüm Huuu' videosu başka başka salgınlara gebe...


3. Nostalji: 90'lar

İnternetten takip edilebilecek kaliteli Türk programlarından bahsederken dile gelen Televizyon Çocuğu'nun 90'lar bölümünü takiben bütün bir gece YouTube'ta Türk Pop Müziği'nin 20'lik hitlerini dinlemekle geçti. Tabii Türkiye'de olsam mecburen ve inadına korsan bir şekilde yapmam gerekecek bu işlemi, sansür zihniyetini aşmış bir coğrafyada herhangi bir üçkağıda başvurmadan yapabilmenin buruk sevinci memleket hasreti üzerine yine derin bir ikileme itti beni.

Bir başka cennet

Plastik Sanatlar ve Müzik dersim için hazırladığım ödevin henüz bir başlığı yok; ama merkez kavramı 'sinestesia' (birleşik duyum) ve temel sorusu 'Görme engellilere resim nasıl aktarılabilir?' Bu konuyu başka bir yerde değerlendirmeyi düşünüyorum (söylemem, sürpriz...). Burada bahsetmemin sebebi, konuyla ilgili araştırma yaparken Borges'in 'Körlük üzerine konferans'ına denk gelmiş olmam.

Borges sesini, hele de aksanını duymuş olmanın verdiği keyif bir yana; bir cümlesi bir türlü aklımdan çıkmadı: 'Cennet denince bazıları bir bahçe, bazıları bir saray hayal eder. Bense kendi cennetimi devasa bir kütüphane olarak düşlemişimdir hep.'

Borges 1955'te Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin başına getirilir. O tarihte Ulusal Kütüphane'de çeşitli dillerde toplam 900 bin kitap bulunmaktadır. Ve Borges o yıllardan bahsederken kendini ne kadar mutlu hissettiğini yukarıdaki cümlesinde anlatır.

Borges'in cennet tarifini daha ilk duyuşumda aklıma kendi 'evim' (çekirdek aile, çocukluk yılları ve mekânlar karışımı, taşınabilir bir değerler bütünü olan 'ev') geldi. Duvarların kütüphaneye çevrildiği, her kitabın kutsal olduğu, herhangi bir kitabı yere bırakanların ayıplandığı, satın alınan hiçbir kitabın gün gelip kütüphaneden ayrılmasının kabul edilmediği, ödünç verilenlerin geri dönüşünün sabırsızlık ve huzursuzlukla beklendiği... evim.

Çocukken, ve hala, bir gün evim olursa içinde olmasını istediğim şeylerden birisinin kocaman, sürgülü merdiveni olan bir kütüphane olduğunu hatırladım.

Sonra, sevdiğim kitapçıları anımsadım -çünkü biri tam da benim sevdiğim gibi merdivenli. İstanbul'da, Brüksel'de, Barselona'da, ve başka şehirlerde. Her birinin rengini, ışığını, diğerlerinden ayrılan özelliğini düşündüm.

Paris'e ilk gidişimdeki Bibliothèque Nationale 'şokumu' hatırladım. Cam kapının ardından izlemekle yetinmek zorunda kaldığım ihtişamlı salonu... Salamanka'da eskiden raflarına zincirlenen kitapları, kitap yürütenleri 'dışlanmakla' tehdit eden yüz yıllık uyarıyı hatırladım. Üniversitedeki kütüphane küskünlüklerimi düşünüp buruldum biraz. Barselona'daki müptelalığımı düşünüp şaşırdım. Katalunya Ulusal Kütüphanesi'nin arka odalarını, ellerimde beyaz eldivenlerle karıştırdığım yorgun ve incingen kitapları hatırlamaya çalıştım. Maillerimdeki 'en güzel kütüphaneler' ve 'en güzel kitapçılar' dosyalarına yeniden bakasım geldi.

Aslında içi boş bir takıntı olduğundan şüphe etmeye başladığım kitap alma alışkanlığımı bir kez daha sorguladım. Alma ve okuma hızlarımı karşılaştırıp kendime kızdım. Şimdiden odama sığamadığımı hatırlayıp biraz gerildim yine. Kendime, her şeyi biriktirmek ve her şeyi atmak dürtülerimin gel-giti arasında kitaplarımın hali ne olacak diye sordum. Ya da yer değiştirme vakti geldiğinde neler olacak diye...

İstanbul'u özlememin bir sebebinin de bir kitapçıya girince türkçe dolu raflar bulmak olduğunu fark ettim. Orhan Veli'yi, Özdemir Asaf'ı, Atilla İlhan'ı ekrandan değil kağıttan okumayı özlediğimi tekrarladım içimden. Mümkünse solmuş, eski bir baskıdan...(ve tabii, bunu düşününce ister istemez aklıma annemin eski kitapları, Eflatun Cem Güney'in Masallar'ını kendisi masal gibi bir kitaptan
okumanın hazzı da geldi)

Ve başucumdaki kitabın kapağını hala açmadığımı fark ettim şimdi... O yüzden burda bitiriyorum.

29 Mayıs 2009 Cuma

Ay nasıldı o şarkı hani...

Neden bazı şarkıları duyunca yıllardır tam da o şarkıyı duymayı beklemişim gibi içlenip eşlik ediyorum da bir iki saat geçince tamamen aklımdan siliniyor hem melodi hem sözler?

28 Mayıs 2009 Perşembe

Títols culers: un dos tres!



Roma'dan zaferle dönen Barça'nın zafer turunu görmek ve görüntüleyebilmek için toplanan kalabalık hem sokakları hem balkonları doldurdu.

Şu yazımın sonundaki Cancion del triplete'de dediği gibi; kraliyet, lig ve şampiyonlar ligi kupaları artık birer culé yani barçalı.

Barça ekibini taşıyan otobüs Barselona sokaklarından zar zor Camp Nou'ya doğru ilerleyedursun; ben size Barça'nın katalancaya kazandırdığı iki yeni kelimeden bahsedeceğim: guardiolisme (-isme son eki -izma diye okunuyor) ve barcivisme (barcelonisme ve civisme kelimelerinin birleşiminden).

Guardiolisme, Pep Guardiola'ya duyulan tapınma derecesindeki saygı kadar bir tavrı da temsil ediyor. Guardiola'ya -onu Barça'da top topladığı zamanlardan hatırlayanların deyişiyle Pep'e- yakıştırılan sıfatlar arasında mütevazı, temkinli, sakin ama hırslı, entellektüel ve şık en sık duyulanlar. Sezon başında taraftarda pek de güven uyandırmayan, 2.ligten gelip Rijkaard'ın yerini alan, deneyimsiz sanılan Guardiola tek sezonda takımı tricampió yapınca Katalanya'da adeta aziz ilan edildi. Henüz 38 yaşında bordo-mavili takıma tarih yazdıran Pep'in bir diğer özelliği ise 'yuvadan' Barçalı olması, daha çocukken bu takımda top toplamış olması.

Dün geceki maçın ardından, basın toplantısındaki saçma soruları bir yana bırakırsak (ne katalan ne ispanyol spor muhabirleri 'Tarih yazdığının farkında mısın?' 'Tarih yazmak nasıl bir duygu?' gibi cevabı belli olduğu kadar zaten merak da edilmeyen sorulardan öteye geçemediler), Guardiola'nın maça dair kısa ve öz analizleri futboldan anlamayan bende bile bir çeşit aydınlanma yarattı. Kısacası Josep -Pep- Guardiola yalnızca bu yılın çok satan kitaplarına konu olmakla kalmadı, katalan ruhunun sembolü haline geldi.

Barcivisme: Madrid ve Kraliyet Kupası zaferlerinin ardından Rambla de Canaletes'taki kutlamaların yağma-yıkma-yakma operasyonuna dönüşmesine cevaben taraftara yapılan 'medenî sevinç' çağrısının anahtar kelimesi. 'Euforia amb barcivisme', Pep'in aylardır 'euforiaya kapılmayın' diye temkinli olmaya çağırdığı ama sonunda üçlü zafer yaşattığı taraftara yapılan 'barçalıya yakışır kutlama' çağrısının sloganı. Barça'nın her maçını takiben Canaletes'ta toplanan kalabalığa bisiklet yakan, dükkan camlarını indirip yağma yapan, trafik lambalarının kafasını gövdesinden ayıran tipler karışınca Barça'nın her başarısı polisin ve La Rambla esnafının kabusuna dönüştü. Hatta Barselona Belediye Başkanı Jordi Hereu kutlamaları başka bir yere taşımayı bile düşündü. Ne var ki culers her zamanki adreslerinden vazgeçmediler.

Ben yazımı bitirene kadar Barça Camp Nou'ya vardı.

Guardiola'dan bahsedip zaferin bütün 'suçunu' attığı oyuncularından bahsetmemek olmaz; ama o da başka yazıya kaldı. Barçalılar için La Canción del triplete ve El Cant del Barça kadar önemli bir diğer melodiyle bitiriyorum: Coldplay'den Viva la vida. Pep'in takım otobüsünde oyuncularını gaza getirmek için sürekli çaldığı parçaymış... Videoyu eklemiyorum; her gördüğü siteyi kapatan-kapattıranlara inat gireceğinizi bildiğimden urlsini veriyorum: http://www.youtube.com/watch?v=44xirQ55IgA

Visca el Barça! Visca Catalunya!

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bu şehir yaşıyo yaa!

Neşeli, çalışkan, azimli insan; bir diğer İzmir SJ'li Ece'nin artık slogan haline gelmiş cümlesi. Yüksek dozda Barselona'dan sarhoş olmuşların, mutlu olmuşların, bağımlı olmuşların duygularına tercüman olan sözler...

Barça'lıların 'İnieeeeeeesta' diye tezahürat ettikleri gibi tezahürat ediyorum bu yılın en gol cümlesinin sahibine: 'Eeeeece, Eeeeece!' =)

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ucu kırık baharlar

Güzel başlamıştı halbuki gün. Çarşaflarını hala sermediğim yatağımda bembeyaz, aydınlık bir günle karşılaşmıştım uykulu gözlerimi aralayınca. Bir önceki günü evde geçirmiş olmanın verdiği sabırsızlıkla kendimi sokağa atmıştım. En sevdiğim kafelerden birinde kahvaltı etmeye hazırlanıyordum. Elimdeki gazetenin manşetinin hemen altında en sevdiğim gülüşlerden biri duruyordu; Mario Benedetti'nin masum, yorgun ve neşeli gülüşü.

Uruguaylı yazar Mario Benedetti dün, Montevideo'da, 88 yaşında öldü. Bir süredir sağlık problemleri yaşıyordu. Bir iki hafta önce iyileştiği haberi gelince sevinen okurları için bu sabahki haber bir kat daha beklenmedik, bir kat daha acı oldu.



Şurda bahsetmiştim hani, Primavera con un esquina rota (Bir ucu kırık bahar) adlı romanını okuyordum bugünlerde. Okudum; ama hala başucumdan ayıramadım. Tıpkı La Tregua (Mola) gibi (Sinema uyarlaması 1975 yılında 'En iyi yabancı film' dalında Oscar adayı). Altı çizili satırları karakaplı deftere kopyalanmayı bekliyor hala. Bilgisayarımda ise şiirleri, birtakım öyküleri saklı. Çantamda biyografisi...

Bugün Uruguay'da ulusal yas ilan edildi. Ben de burda, Barselona'da, Benedetti'yi ilk kez okuduğum İspanya'da, tam da Benedetti'nin anlattığı gibi kırık bir bahar yaşıyorum bugün.


http://www.ntvmsnbc.com/id/24966525/
http://www.lavanguardia.es/cultura/noticias/20090517/53705372904/muere-el-escritor-uruguayo-mario-benedetti-a-los-88-anos-montevideo-joan-manuel-serrat-estados-unido.html

Campions (I)*

Geçtiğimiz çarşamba, ben Yasmin Levy konserindeyken, Barça Kraliyet Kupası'nı alarak kupa üçlemesinin ilk aşamasını tamamladı. Ben bu yazıyı yazana kadar Lig Şampiyonluğu da kesinleşti. Yani geriye Şampiyonlar Ligi kaldı.

Her şeyden önce, maçtan geriye yabancı gözüyle 'krala karşı el ele' tadında görüntüler kaldığını belirteyim. İspanyol Kraliyet Kupası finalinde anti-ispanyol iki milletin simge takımlarının karşılaşması bile yeterince 'anekdotik' zaten. Bunun üstüne bir de maçın başında ispanyol milli marşı sırasında seyrici ıslıklarından başka bir şey duyulmaması eklenmiş (maçla ilgili haberlerin çoğunu daha sonra TV3'in internet sitesinden aldım). Maçın sonunda Athletic Bilbao'nun taraftarları bir yandan tezahürata devam ederek kazandıklarından emin olunca maçın sonunu beklememeyi alışkanlık haline getirmiş Barça taraftarlarına örnek olurken, bir yandan da aralarına karışan oyuncularının sırtlarını sıvazladılar, başlarını okşadılar. Diğer taraftan, Barçalı oyuncular şeref turunu sırtlarında Bask bayraklarıyla attılar. Ayrıca üstlerinde, 25. defa kupayı almalarının şerefine, 25 numaralı 'Rei de copes'(katalanca Kupa Kralı) forması vardı.

Maçın ardından TV3'in Hat-Trick programı 'yılbaşı özel' gibiydi. Önce sms ile 'Şampiyon takıma siz de bir isim takın' (bateja el Barça)kampanyası başladı. Ekranın altında sürekli ingilizce-katalanca karışımı takma isimler belirmeye başladı. Hatta ertesi gün La Vanguardia'da 'Barça için aşağıdaki isimlerden hangisini tercih edersiniz?' anketi de ihmal edilmedi.

Sonuçta bir isim bulundu mu bilmiyorum. Diğer yandan, la Canció del Triplete (kupa üçlemesi şarkısı) neredeyse Cant del Barça (Barselona Marşı) kadar kutsal bir eser haline geldi. Maçın ardından taraftarlar önce 'coooopa, lliiiga i champions!!' diye bağırmaya başlarken, Hat-Trick'in Katalunya Meydanı'ndan canlı yayınına katılan kalabalık tekrar tekrar aynı nakarata eşlik etti. Crackòvia da artık her hafta bu şarkıyla sona eriyor. Kısacası: coooopa, lliiiiga i champions!!



* TV3 Barça'nın diğer iki kupayı da alacağından o kadar emin ki Kraliyet Kupası'nı 'Şampiyonluk No:1' başlığıyla karşıladı.

17 Mayıs 2009 Pazar

Then I heard her voice...



Bir başka Barça maçını (Athletic Bilbao-F.C.Barcelona: Kraliyet Kupası Finali) daha feda ederek 13 Mayıs Çarşamba akşamı Sant Feliu Kilisesi'nde Yasmin Levy konserine gittim.

Kendisi geçen yıl İstanbul Jazz Festivali'ne geldiğinde gidip dinleyememiştim; içimde kalmıştı. Barselona'da konser vereceğini öğrenince fırsatı kaçırmadım.

Mano Suave albümü zaten sık sık dinlediğim, pek beğendiğim bir albüm. Yani güzel bir konser olacağını tahmin etmiştim. Fakat Yasmin Levy'nin sesi aslında kat kat daha güzelmiş. Canlı canlı dinlerken kulaklarımdan giren ses, gözlerimin yaşarmasına; karnımın düğümlenmesine; tüylerimin diken diken dikilmesine sebep olacak şekilde bütün vücudumu dolaştıktan sonra uzun süre tekrar kulaklarımda çınladı. Su gibi, meltem gibi, dalga dalga bir ses Yasmin Levy'ninki.

Levy, konserine başlarken 'Burda olmanızdan anlıyorum ki sizler futbol sevmiyorsunuz!' dese de kapıya yaslanmış konseri dinliyor gözüken adamın kulaklığından gelen sesler bazılarımızın aynı anda iki yerde birden olmak isterdiğinin kanıtıydı. Yine de, her golde sokaklar inlediğinden maçı takip etmek pek zor olmadı.

Kaldı ki konser maçı aratmayacak kadar tatlı anlar yaşattı. Özellikle de arka sıralardan Una Ora parçasına oynaya oynaya eşlik eden biz iki türk kızına =) İlginç bir şey keşfettik bu arada: İspanyollar ritim tutmak için ellerini önce tek sonra iki kez çırpıyorlar; bizim tersimize. Kolay gibi gözükse de ben çok zorlandım ispanyol usulü el çırpmada...



http://www.youtube.com/watch?v=27mi9IBb8h4

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Ben bu gecelerin adamıyım!

Yazılmayı hevesle bekleyen 3-4 başlık öyle bekleyedursun, ben size bu geceki planlarımdan bahsetmek istiyorum.

Hadise'yi ve Soraya'yı izlemek için televizyon başında olamayacağım. Eurovision haberlerini yarın gazetelerden, internetten, izleyenlerden alırım artık.

Bu gece Müze Gecesi (Nit dels museus)! 40 ülkede bu gece müzeler ve galeriler, açık ve ücretsiz olmakla kalmayıp bir de müzik-dans-tiyatro ve benzeri etkinliklerle -ve muhtemelen kokteylerle- karşılayacak ziyaretçilerini. 2007 Mayıs'ında Roterdam'da geçirdiğim, bazı görüntülerini hala unutamadığım Museum Night'a bu sefer biraz daha hazırlıklı katılıyorum: Generalitat de Catalunya'nın internet üzerinden yapacağı El Joc dels Museus yarışmasına kaydımı oldum. 18 Mayıs-12 Haziran tarihleri arasında her gün bir soruya doğru yanıt verip diğerlerini geçmeye çalışıcam. Kazanacağımı sanmıyorum; sırf nasıl bir şeymiş bir göreyim diye katılıyorum =). Ayrıca bu akşam fotoğraf makinamı yanımdan ayırmıyorum; beğendiğim bir fotoğraf çekebilirsem Generalitat'ın flickr'da düzenlediği ve bu geceye özel fotoğraf yarışmasına da katılırım belki. Bunun yanında organizasyonun Barselona ayağının web sitesindeki 12 farklı 'yol' önerisini ve etkinliğe katılan 27 müzenin bu geceki programlarını da not ettim, yanıma alıyorum.

Bir yarım saat sonra da evden çıkıp ilk durak olan (yine ve yeniden) CaixaForum'la başlıyorum bu geceye (Brezilya müziği konseriyle). Gece dediysem; hava henüz aydınlık, güneşli ve hafif esintili...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Messi'nin uçtuğu an

Geçtiğimiz cumartesi günü, Barselona Madrid'e 6 gol attıktan sonra buraya bir şeyler yazmak lazım gelirdi. Ama içimden bir ses hem pazartesi akşamı yayınlanan Krakovia'yı hem de bu geceki maçı beklememi tembihledi bana...

Madrid deplasmanı Barselona'nın, Barselonalıların içinin yağlarının eridiği bir 'şölen'e dönüştü. Bir yandan Real Madrid'in Barselona karşısında sahada varlık gösteremediği, lig şampiyonluğu yarışını bırakmak istemeyen bir takım için bu sonucun utanç verici olduğu, Real Madrid'in aslında bugüne kadar çoğu maçı nasıl havadan kazandığı gibi ağır laflar dolaştı buradakilerin ağzında. Diğer yandan, maç sonrasındaki basın toplantısına katalanca soruların hakim olması TV3 (Katalan Televizyonu) muhabirini o kadar memnun etti ki kendisi'Bernabeu'da katalanca! Bu günleri de gördük ya ne mutlu!' diye haykırmaktan kendini alamadı. Yani yine futbol ve siyaset birbirine karıştı; Barselona'nın zaferi Katalanların zaferi ilan edildi. Tarihin 2 Mayıs yani Madrid bölgesinin bayramı olması da işin tuzu biberi oldu biraz. Wikipedia'ya göre bu tip 'gün'ler, ulusal bayramın bölgesel bir dengi. Mesela Katalunya'nın 'ulusal' günü 11 Eylül (la Diada). Madrid'e bayramı zehir etmiş olmak, bir 'ispanyol' bayramında ve 'ispanyol' topraklarında Puyol'un (kafa golünün ardından) Katalan bayrağını (la Senyera) gururla öpmesini seyretmek -katalan olsun olmasın- bütün Barcelona taraftarlarına neşe verdi (Puyol'un golünden çok gol sevinci gösterildi televizyonda). TV3'deki Hat-Trick (spor-yorum) programında Madrid taraftarı yorumculara Barselona forması giydirilip bütün gece -her ne kadar dostça ve saygı sınırları içinde de olsa- kendileriyle dalga geçildi vs. Dönüşte kulüp otobüsü Prat Havaalanı'ndan çıkmakta oldukça zorlandı. Oyuncular kahramanlar gibi karşılandı. Hep, 'Şimdiden hazza kapılmayın; ligin bitmesine haftalar var' deyip duran Guardiola bile basın toplantısında mutluluktan konuşamadı. Maç sonrası La Rambla'ya bakan bir balkondan anons yapan muhabirin arkasında yüzlerce insan kafasından başka bir şey görülmüyordu.


Fotoğraf: AP, Victor R. Caivano (www.lavanguardia.es)

Madrid maçı Barselona Kulübü'ne duyulan aşkı daha da kabarttı doğal olarak. Hemen hemen herkes, Madrid taraftarları bile, Guardiola'nın ekibinin gelmiş geçmiş en iyi takımlardan biri olduğu kanısında birleşti. Tabii Roma yolunda moralleri de bir hayli arttırdı. Ama bunun haricinde, muhtemelen katalan ekonomisine de hatırı sayılır bir katkı sağladı. Barselona'yı evinde izlemek isteyen taraftar-turist sayısını, Barselona Müzesi'ne ve Barselona 'Store'a (burda katalanca 'botiga' deniyor) Sagrada Familia'ya gider gibi gezmeye gidecek meraklıları arttırdı.

Bu akşama gelince: belki 'bu ne gereksiz entellik!' diyeceksiniz ama arkadaşlara sözüm olduğundan ben maçın oynandığı sıralarda sinemadaydım. Yalnız bunun iki avantajı oldu. Birincisi maçı izleyen ev arkadaşımın aksine ben 93 dakika acı çekmek zorunda kalmadım. Barselona'nın 10 kişi kalmasını, Chelsea'nin golünü sadece özetlerde izledim. Zaten canlı canlı izleyemedikten sonra ne gerek var =P Barselona'nın en şaşırtıcı oyuncularından biri olan Iniesta'nın yıldırım gibi golünü anında yaşayamadım gerçi; ama tekrarı bile etkileyiciydi... İkincisi, tam maçın bittiği dakikalarda dışarıda olduğumdan Roma sevincinin sokaklara nasıl yansıdığını bizzat görebildim. Zıpalaya zıplaya metroyu yerinden oynatan, kırmızı ışıkta -zaten zafer kornası çalmakta olan- motorların ve arabaların önünde yolun ortasında durup tezahürat yapan ve karşısında ona arabadan eşlik eden, bar kapılarında Barselona Marşı'nı söylemekte olan taraftarları kendi gözlerimle, fazlasıyla yakından gördüm. Yazıyı yazarken de hala tek tük havai fişek seslerini duyuyorum.

Kısacası Barselona'ya gelmek için en iyi seneyi seçtiğime beni bir kez daha inandıracak bir gün oldu bugün. Sizlere NTVMSNBC fotoğraf galerisinden bir fotoğrafla, 'O An'-vari bir fotoğraf başlığıyla veda ediyorum: Messi'nin uçtuğu an


Olele, olala, ser del Barça es lo millor que hi ha! (Barselona taraftarı olmak kadar güzel şey yok!)





Bona nit! Iyi geceler!

29 Nisan 2009 Çarşamba

Mémoires Proustiennes



http://www.youtube.com/watch?v=EPQZBx5Ppes



http://www.youtube.com/watch?v=jYb_aYgmGP4

Mistral Gagnant - Renaud (1985)

A m'asseoir sur un banc cinq minutes avec toi
Et regarder les gens tant qu'y en a
Te parler du bon temps qu'est mort ou qui r'viendra
En serrant dans ma main tes p'tits doigts
Pis donner à bouffer à des pigeons idiots
Leur filer des coups d' pieds pour de faux
Et entendre ton rire qui lézarde les murs
Qui sait surtout guérir mes blessures
Te raconter un peu comment j'étais mino
Les bonbecs fabuleux qu'on piquait chez l' marchand
Car-en-sac et Minto, caramel à un franc
Et les mistrals gagnants

A r'marcher sous la pluie cinq minutes avec toi
Et regarder la vie tant qu'y en a
Te raconter la Terre en te bouffant des yeux
Te parler de ta mère un p'tit peu
Et sauter dans les flaques pour la faire râler
Bousiller nos godasses et s' marrer
Et entendre ton rire comme on entend la mer
S'arrêter, r'partir en arrière
Te raconter surtout les carambars d'antan et les cocos bohères
Et les vrais roudoudous qui nous coupaient les lèvres
Et nous niquaient les dents
Et les mistrals gagnants

A m'asseoir sur un banc cinq minutes avec toi
Et regarder le soleil qui s'en va
Te parler du bon temps qu'est mort et je m'en fou
Te dire que les méchants c'est pas nous
Que si moi je suis barge, ce n'est que de tes yeux
Car ils ont l'avantage d'être deux
Et entendre ton rire s'envoler aussi haut
Que s'envolent les cris des oiseaux
Te raconter enfin qu'il faut aimer la vie
Et l'aimer même si le temps est assassin
Et emporte avec lui les rires des enfants
Et les mistrals gagnants
Et les mistrals gagnants

---

Pour les gourmands mélancholiques, au nom de tout les goûts nostalgiques...

26 Nisan 2009 Pazar

Jordi: beyaz atlı prens

Geçmiş 23 Nisan'ınız kutlu olsun. 23 Nisan burda, Katalunya'da da bayram. Hem sevgililer günü hem de kitap bayramı.

Efsane'ye göre Sant Jordi beyaz atının üstünde çıkagelir ve ejderhaya kurban edilmek üzere olan prensesi kurtarir. Kimisine göre canavarı oracıkta öldürür; kimisine göre boynuna tasmayı takar prensesin eline verir. İtiraf etmeliyim ki bu ikincisi pek ikna edici bir son değil.

Sonuç olarak her 23 Nisan'da bayanlara gül erkeklere kitap hediye ediliyor burda. Tabii biz bayanlar böyle durumları entellektüel bünyemize sindiremediğimizden ama şımartılmaktan da vazgeçemediğimizden gelenek biraz değişmiş. Artık bayanlara hem gül hem kitap, erkeklereyse sadece kitap hediye ediliyor.

Sevgililer gününde kitap hediye etmenin romantizme pek uymadığını düşünenler olabilir. Benim bu görüşe katılmayacağımı tahmin edersiniz. Ayrıca geleneğin o kısmı 23 Nisan'ın aynı zamanda Cervantes'in ölüm yıldönümü olmasından geliyor. Edebiyat tarihinin en romantik kahramanlarından birinin yaratıcısı Cervantes'i sevgililer gününde anmak hoş bir tesadüf bence.

Bu 23 Nisan'da çalıştım. Akşam 7'ye kadar... Dolayısıyla gün içinden haberler veremiyorum; ama zaten 7'de sokaklar hala iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Her gün koştura koştura yürüdüğüm kaldırımlardan Nişantaşı'nda yılbaşı misali sürüne sürüne ancak geçebildim. Her köşede bir gül standı, her kaldırımın bir tarafında boylu boyunca uzanan kitap standları vardı. Katalunya meydanının bir tarafında FNAC diğer yanında Corte Inglés kaldırımı işgal etmişlerdi kendi alışveriş merkezlerinin önündeki upuzuuuun standlarıyla. La Rambla'ya girmedim bile çünkü cadde gözükmüyordu kalabalıktan. Kadınlar, genç kızlar ellerinde sevgililerinin, babalarının, kardeşlerinin hediye ettikleri çeşit çeşit güllerle salınıyorlardı. O gün gül satan bir arkadaşımın anlattığına göre sabah 8 akşam 10 aralıksız ayaktaymış...

Bana gül veren olmadı =P Ama Anna'yla birbirimize kitap hediye etmeyi unutmadık. Ben ona Orhan Pamuk'un Istanbul kitabını hediye ettim. İspanyolca. Katalancası da mevcut bu arada merak eden olduysa. Bana da aşağıdaki kitap geldi hediye. Pek memnun oldum =)

25 Nisan 2009 Cumartesi

Michelangelo - Miquel Barceló

Barselona'daki en uğrak mekânlarımdan biri olan Fundació Caixa'daydım az önce. Yarın bitecek olan Joaquim Mir sergisini gezmeye gittim. Çıkışa yönelmişken soldaki ufak salon yolumu kesti. Miquel Barceló'nun Birleşmiş Milletler'in Cenevre'deki binasında, İnsan Hakları ve Medeniyetler Birliği Salonu'nun tavanını kaplayan eseriyle (El Mar) ilgili ufak bir sergi vardı salonda.



El Mar (Deniz), Foto: REUTERS/Denis Balibouse, (www.miquelbarcelo.info)


Serginin girişinde Deniz'in ufak bir maketi yer alıyor. Altına yerleştirdikleri aynadan boynunuz ağrımadan izleyebiliyorsunuz maketi. Ayrıca Barceló'nun eserine kaç kilo boya vb malzeme gittiği, eserin kaç etapta tamamlandığıyla ilgili bilgiler de mevcut.

Ben bütün bu bilgileri atlayıp yazının etiketine sadık kalarak aklımdan bir anda geçen bir tespiti paylaşmak istedim sizle. Sergide eserin perde arkasını gösteren bir video mevcut. Orada Barceló'nun 'dikit denizi'ni boya pompalarıyla nasıl renklendirdiğini izleyebiliyorsunuz. Bir ara, Barceló tavanda kurulan platformda yere uzanıyor ve denizini izliyor. O an aklıma Sistin Şapeli geldi. Hiçbir şekilde, iki ressamı karşılaştırmak değil amacım. Sadece, ilginç bir tekerrür gibi geldi bana. Michelangelo'nun da muhtemelen bir zaman böyle eserini izlediği ve aslında gerçekten de yaptığı ilk versiyonu beğenmeyip sil baştan başladığı geldi gözümün önüne. Ve birilerinin de o sırada onu izlediği.

Bu irkilme yazılmayı bekleyen 2 yazının önüne geçiverdi işte... Yakında görüşürüz o zaman =)

24 Nisan 2009 Cuma

F.C.Barcelona-Sevilla F.C. : més que un partit*

Geçtiğimiz çarşamba akşamı, aylar sonra nihayet Camp Nou'ya beklenen ziyaretimi gerçekleştirdim: Barselona-Sevilya lig karşılaşmasına gittim. Ev arkadaşım Anna'nın elindeki 2 kombine sayesinde maçı hem ücretsiz hem oldukça güzel bir yerden hem de 'rehberli' izledim.

Bir iki tezahürat öğrendim mesela. Ama burda yazılmaz, ayıp =P Genelde Real Madrid'e ithaf edilen tezahüratlar... 'Zıplamayan Madrid'lidir' gibi... Bu arada, ben bu yazıyı yazana kadar Madrid Sevilya'yı yendi ve Barselona Valensiya'yla berabere kaldı. İşler kızıştı. (4 puan farkla Barselona lider ve ligin bitmesine çok az kaldı)

Ben Madrid-Barselona çekişmesine çok takılmadan başka bir şey anlatmak istiyorum aslında: taraftar portreleri.

Barselona'nın en çok ziyaret edilen müzesinin ve turistik atraksiyonunun F.C.Barcelona Müzesi olduğunu söyleyeyim önce. Bu turistik ilgi maçlara da yansıyor haliyle. Metroda maça giderken çılgınca tezahürat yapanların hepsinin 'guiri' (giri) yani turist olması bundan. Genelde henüz 20sine gelmemiş zayıf, uzun, sarışın delikanlılar çeşitli aksanlarıyla 'Barselonaaaaa!' diye bağırırken katalanlar 'Aman bunlar da nerden çıktı...' der gibi bakıyorlar onlara. Çoğunda Barselona forması var; ama bir kısmı kendi takımlarının formasını giymeyi tercih etmiş. Tabii maça gelmeden içmeyi de unutmamış.

Maçtan bir saat kadar önce stada ulaştığımızdan hemen yerlerimize kurulduk ev arkadaşımla (Şeref tribünün tam karşısına düşen bölümde, ayıptır söylemesi). Yanımıza yaydığı kokudan sinirlerimiz iflas ettiği için kaç fıçı bira içtiğini tahmine zaten yanaşamadığımız, muhtemelen ingiliz bir amca geldi. Zaten o da yerini sora sora anca buldu ve en son yer gösteren adama da uzun bir zaman 'öpücem, valla süper adamsın' tarzında cümleler etti. Neyse ki onunla aramıza daimi bir taraftar, 70lerinde bir amca geldi oturdu. Kulağına da kulaklığını taktı ki maçı aynı anda radyodan takip edebilsin. Biraz daha sonra önümüzde ufak çaplı bir cingar çıktı: 2-3 genç gelip boş buldukları yere oturmuşlar; o yerlerin yaşlıca sahipleri gelince de kovulmayı pek sindiremediler. Gerçi saygısızlık biraz karşılıklıydı... Olay etraftakilerce yatıştırılınca benim hemen önümdeki 2 teyze başladılar dedikoduya, çeneye ve pikniğe. Ve bütün gece hiç durmadılar, maçı da hiç izlemediler. O kadar ki, kulağında kulaklığı olmasına rağmen yanımızdaki amca bile söylendi durdu onlara. Teyzelerin bir önünde de tam zıtları olacak şekilde fena taraftar bir abi bütün maç bağırdı, kızdı, alkışladı, küfretti, destekledi vs.

Tek tek portrelerin ötesinde Barselona taraftarı aslında oldukça organize. Karşı takıma ıslık, kendi oyuncularına tapınma, tezahüratlara eşlik, kaçan gollerden sonra bir ağızdan insanın içine dokunan bir 'uyh' çekme ve 4-0 giden maçın 85. dakikasından itibaren 'nasılsa yendik, bari kalabalığa kalmayalım' diyerek pıtır pıtır stadı terk etme vb durumlarda sonuna kadar birlikteler.

Uzun lafın kısası, futbolu canlı canlı izlemek bir başkaymış. Seneye benim de kombine alasım geldi. Hem o zaman Messi'yi ve Puyol'ü de izleme fırsatım olur belki. Sevilya maçında oynamadılar =( Ama canlı canlı ve hep birden olunca Iniesta, Xavi, Yaya Touré, pichichi (gol kralı) adayı Eto'o ve Dani Alves zaten aşırı dozda hayranlık ve hayret uyandırıyorlar. Bu arada isimleri yanlış yazmamak için kulübün sitesine bakarken doğum tarihleri dikkatimi çekti: Messi 86lı, Iniesta 84lü, Eto'o 81li, Alves 83lü.

Bir zamanlar yıldızlar o kadar büyük olurdu ki 'gençlik' hallerine hayran olurduk... Hayal kurmanın bir anlamı, bir heyecanı vardı yani =P Şimdi yıldızlara bakınca 'bu yaşıma geldim bi adam olamadım' duygusu uyanıyo insanda.


*més que un partit: bir maçtan çok daha fazlası (F.C.Barselona'nın 'Més que un club' sloganına atfen)



www.fcbarcelona.cat

20 Nisan 2009 Pazartesi

Köprüyü beklerken



Barselona sahili, alışveriş merkezi Maremagnum'a giden iskelenin önü. Limana fiyakalı bir giriş yapan gümrük teknesinin ardından köprünün yeniden 'köprü' halini almasını ve diğer tarafta kalan kalabalığın üzerlerine hücum etmesini heyecanla bekleyen turistler.





Kapanınca da böyle oluyor işte.

19 Nisan 2009 Pazar

Okumanın faydaları çok...

Kaybettiğinizi hatırlamadığınız bir şeyle yeniden karşılaşınca nasıl hissedersiniz?
Son günlerde Mario Benedetti okuyorum soluksuz bir şekilde. Elime aldığım son kitapta, Primavera con una esquina rota (Bir ucu kırık bahar)'da 2007 yazından kalma bir anımla, Salamanca'daki dil kursunda okuduğum bir metinle karşılaştım yeniden. İçim ısındı. Belki de Barselona sahilinde o anda güneş açtığındandır.

5 Nisan 2009 Pazar

Güzergâh

Uykuya dalmadan önce saçmalayasım var biraz.

Bugün kendimi sahile atasım geldi. Katalunya Meydanı civarındaydım. En kısa ve en turistik güzergâh olan La Rambla yerine, her zamanki gibi, ona paralel Portal de l'Angel'den indim sahile. Aslında bu 'sahile inme' aktivitesi çok hoşuma gidiyor. Bir çeşit engelli koşu, ya da Monkey Island tipi bir bilgisayar oyunu (adventure game) gibi geliyor bu yol bana. Yolda ilerlerken çarpmaman gereken başlıca aktörler: turistler, bisikletliler -ve kaykaylılar tabii ki-, liseliler, vb...

Bu güzergâhın bir güzel yanı da meydan-sokak-daha dar sokak-meydan-... gibi bir dizin içinde sürekli değişen bir dekorda ilerliyor olmanız. Portal de l'Angel'in alışveriş kalabalığını Katedral'in keyfine düşkün yaya kalabalığına, Jaume Meydanı'nın Sardana dansçılarını San Miquel Meydanı'nda kahve içen tek tük insanlara ve bütün bunların sonunda dar sokakları Drassanes'in, Kolomb Anıtı'nın geniiiş yollarına bağlayan bir güzergâhtır bu. Kah daralır kah genişler, kah hızla gidilir kah anca ufak adımlar atılır. Yolun sonunda ise en büyük 'engel' vardır: Limandaki yaya köprüsü. Şimdilik ben üstündeyken açılmadı; ama yaya trafiği kesintisiz akarken bile aslında akmaz bu köprüde. Çünkü köprü dar, sahile ulaşmak isteyen çok. Özellikle de kıyıdaki banklara. Ve üç parça olan bu köprünün tam ortasındaki parçada yürüyorsanız bir aşağı bir yukarı sallanıp durursunuz.

Bugünkü gibi serin ama günden kalma bir sıcaklığı da taşıyan, açık havada oturmaya teşvik eden bahar akşamlarında tavsiye edebileceğim bir rotadır bu.

Bu hava yüzünden ben hep Ege'de bir sahil kasabasında, akşam, kapı önü merdivenlerinde ya da plajdaki salaş kahvede oturup çekirdek eşliğinde edilen 'aynalı' muhabbetler düşler dururum. Aslında balkonların loş sarı ışıkları altında geçen fasıl gecelerini ucundan yakalamış olduğuma göre, belki bu düşkünlüğüme nostalji bile denebilir.

Böyle bir şeylerdi işte bu akşam aklımdan geçenler.

Keyifli baharlar =)

25 Mart 2009 Çarşamba

The Curse of Cursive

Aslında ne zamandır el yazısı yazdığımı hatırlamıyorum. Bu yazıyı hazırlarken 'Keşke Türkiye'de olsaydım; eski defterlerime bakardım' diye geçirdim aklımdan. Yalnız, şunu çok iyi hatırlıyorum: ilk Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi sınavının sonuçları açıklanıyor. Hocam bana 'Ben el yazısı okuyamıyorum; gelecek sefer el yazısı yazma' diyor ve bazı arkadaşlarımı bir gülmek alıyor. Hocaya değil bana gülüyorlardı herhalde çünkü benim el yazısı yazmamdan yıllardır muzdarip bir kısmı: el yazısından kopya çekemiyorlardı bazıları.

'El Yazısının Laneti' başlığını görünce (Jessica Bennett'in Newsweek'te yayınlanmış The Curse of Cursive başlıklı şu yazısının 1 Mart 2009 tarihli Türkiye Newsweek'teki çevirisi) Bennett'in benim az önce anlattığıma yakın durumlar paylaşacağını sanmıştım. Geçmişim şartlandırmış beni anlaşılan. Bennett'in yazısı satırlar geçtikçe şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı arttırdı. Biraz da midemde sinir kramplarına sebep oldu.

Yazının girişi şöyle: 'In all my years of school, there was only one time I cried in class. It was the first week of first grade—Mrs. Scougie's room—and we were learning cursive. Q. I hated the letter. But it wasn't that I couldn't get the strokes right. It was the way I held my pencil: with four fingers around the base, not three—an apparent crime against writing protocol. And though I still write that way, thank you very much, I haven't used script since elementary school. I type, I Twitter, I Facebook and IM. I e-mail co-workers who sit feet from my desk, and text rather than call. The only time I pen a handwritten letter is when I write to my grandmother. So when I hear people say that penmanship is dead, my response: it's about time.'

Ben okul hayatım boyunca birden çok defa ağlamışımdır. Matematikten 100 üstünden 13 aldığımda, fizikte en kolay konulardan olan teraziyi bir türlü yapamadığımda vb... Ama matematik sınavlarının gereksiz, bütün terazilerin dengesiz olduğunu iddia etmedim hiçbir zaman.

Bennett daha sonra Kitty Burns Florey'nin Script ans Scribble kitabına değiniyor: '...she argues that there's simply too much to be lost by allowing the written word to fade into irrelevance. Penmanship, Florey believes, is about more than pretty loops and strokes. It's a way to understand our past, reflect ourselves in the present and maybe even improve our cognition in the future.' Grafolojik tartışmalar bir yana, yıllar önce yazdıklarına bakıp kendi yazısını tanıyamayınca şaşırabilir insan. Tıpkı gençlik fotoğraflarına bakıp şaşırmak gibi. Nasıl biz kilo alıyor, saçlarımızı değiştiriyor, apoletlerimizi çıkarıyorsak yazımız da şekilden şekle giriyor sanki. Oysa dijital harflerde bu yaşanmışlığın, bu yıllanmışlığın tadına varmak mümkün değil. Arial, hep aynı Arial. Ya da en azından onun tasarımını değiştirmek benim elimde değil. 'Ben tipografım, dijital alemde harflere kalemle olduğumdan daha hakimim' diyenlere şimdilik pek lafım yok.

Florey'den alıntı devam ediyor: '... I think there are a lot of people who just can't stand to see handwriting die. And it's not just old people!' Bu insanlardan biri benim, biri de babam (ki eminim annem ve birçok tanıdığım da aynı fikri paylaşıyordur). Benim militanlığımın ardında babam var zaten. Eve bitişik yazıyla yani el yazısıyla yazılmamış bir kartpostal gönderecek oldum; el yazımı kaybettiğim endişesi sardı sevgili babacığımı. Benden büyük olsa da babamın pek yaşlanmadığı bir gerçek. Yani Florey'nin çizdiği profile uyuyoruz: el yazısını savunanların hepsi yaşlı değildir. El yazısıyla övünen bir babanın el yazısıyla övünen kızı olarak şunu da belirtmem gerek: ikimiz de bilgisayarlarımızla gayet sıkı fıkıyız. Yani Bennett'in 'Yaşlı değiller belki ama dünyadaki gelişmelere yüz vermeyen tipler (out-of-touch people) olabilirler.' sözünün alttan alttan önerdiği gibi teknolojiye soğuk insanlar da değiliz. Şu bloğu yazıyor olmam bile dijital harflerden umutlu olduğumu gösterir sanırım.

Ne var ki bilgisayar ekranı müsvedde üzerinde çılgınca eklemeler, karalamalar yapmanın verdiği tatmini veremiyor. El yazısının kaçınılmaz düzensizliği, sayfalar aktıkça yorulan elden çıkan yazının büyümesi, hangi harfe dönüşeceğinin kararsızlığıyla üzerinde fazla duraklanmış bir noktada biriken mürekkep, bir yazdığınızın üstünüzü ne kadar karalasanız da bir daha asla o kağıdın yüzeyinden ayrılmayacağını bilmek... Çok şairane şeyler gibi geliyor biliyorum; ama biraz da ruhumuza özen göstersek ne kaybederiz? Klavyeyle yazmanın da heyecanlı tarafları var tabii ki: tuşlardan çıkan takur tukur ses, uzun ve yorucu bir cümlenin sonunda noktaya adeta bir kahraman havasıyla basmak... Yani neden hayatımda her ikisi de olabilecekken sadece biriyle yetineyim?

Word bağımlısı bir insanım; malum, ödevler... Hatta çoğu zaman doğrudan bilgisayarda yazarım. Bu yazıyı ise bir kafede oturmuş, yanımda bilgisayarda çalışan adamın şaşkın bakışları altında elde kaleme alıyorum. Konuyla alakalı bir refleks olsa gerek.

Burda durup bir noktada Bennett'a hak vermek istiyorum. (Ayrıca yeri gelmişken: içeriği benim için acı verici olsa da teknik olarak çok başarılı bir metin. Yoksa bu kadar yorum yapılamazdı üzerine.) Güzel yazı derslerinin yüklü bir miktar eğitimsel militarizm içerdiğine katılıyorum. Yani herkesin aynı el yazısıyla yazması ne korkunç olurdu! Zaten herkesin el yazısı yazması ne korkunç olurdu! Bennett bizim el yazısı dediğimiz cursive yazıya karşı olsa da diğer el yazısına yani normal yazıya o kadar da karşı görünmüyor -kendisi onu da kullanmamasına rağmen. Bence, bitişik olsun olmasın önemli olan insanın kendi 'el'ine, kendi tasarımı bir yazı stiline sahip olması. Hatta bu stilin de tercihen okunaksız olması =P Okunaksız, çirkin yazdığını düşünen arkadaşlarım var. Oysa tam da bu standart harici yazıları yüzünden ben o arkadaşlarımın yazdıkları kelimelerden büyük keyif alıyorum. Nasıl heceler tonlamayla, ses tonuyla anlam kazanabiliyorsa; harfler de 'el'le anlam kazanıyor bence.

Kısacası el yazısı yazmak şart değil. Ama elle yazmak bence şart. Yamuk yumuk, eciş bücüş olsun ama size özgü bir el yazınız olsun bence. Her şeyin aslında 'anlamsız' olduğu hayatımızda anlamsız da olsa böyle bir detaya yer var bence. Beynimizin kıvrımlarına olduğu kadar ruhumuzun kıvrımlarına da özen gösterelim.

Ben daha çok kafa ütülemeden ve uykusuz kalmadan burada kesiyorum.

Buzdolabının kapağında muzip mesajlar, eski kitapların arasında unutulmuş mektuplar bulup tadını çıkarmanız dileğiyle...

19 Mart 2009 Perşembe

Havaş'ta Speed efekti?!

Havaalanı-Taksim servisinde yolculuk stresini katlayan bir durum: gittiğiniz yolu sanki ön koltukta oturuyormuşsunuz gibi takip edebilmeniz için, tahminimce şoförün yakınlarında bir noktada yer alan ve yola doğrultulmuş olan kamera servis aracı içindeki ekranlara bağlanmış. Elde edilen görüntü şöyle: ekranın tam ortasından geçen kalın siyah bir şerit (ön cama ait bir eklem yeri sanırım), şeritin altında kalan asfalt ve şeritin üstünde kalan yol aydınlatmaları. Sanki bomboş bir otobanda tam gaz gidiyormuşsunuz gibi bir his... Akıp giden bir görüntüde sonsuz tekrar ve başdönmesi, gözlerin uyuşması...

Dün geceden takılma bir tespit.

bookworm - artworm

Bookworm, Ron Arad tasarımı bir kitaplık. Muhtemelen daha önce karşılaşmışsınızdır, en azından bir fotoğrafıyla. 'Ben canlısını da görmek istiyorum' diyenler için şu günlerde Paris'te, Centre Georges Pompidou'daki Ron Arad geçici sergisinde kendisi. Serginin geri kalanı da oldukça keyifli. Özellikle de Arad'ın akışkan ve renkli mimari tasarımları... Gerçi, sizin sanatsever-gezgin ayaklarınıza nispet yapar gibi bir köşeye tasarım tasarım koltukları dizmişler, önüne de set çekmişler; ama serginin sonunda size de ayırmışlar bir tane, kıpkırmızı, tam içine gömülmelik bir koltuk.

'Sırf kitaplık görmeye taa Pompidou'ya mı gidilir?' ya da 'Paris'e gittin de göre göre kitaplık mı gördün?' diyen olur mu? Hele de dışarıda güzelim Paris sokakları uzanırken... Tam burada durup uzun bir parantez açmak istiyorum, bir miktar da Paris'teki yol arkadaşım 'Le goût de Paris'den kopya çekerek - ve bir miktar baştaki sorulara cevap olarak.

Charles Baudelaire'e göre 'Kalabalıktan zevk alabilmek bir sanattır'*. Ne yazık ki ben henüz o sanata vâkıf değilim. Özellikle de hava kapalı ve boğucu iken. Bu nedenle, hazır ayaklarım beni Beaubourg'a kadar getirmişken Pompidou'ya atıverdim kendimi. Kaldı ki ben 'flâneur' (ya da sokak gezgini) tabir edilebilecek bir yaya değilim. Walter Benjamin 'Sokak gezgini kendi sığınağını kalabalıkta bulur' diyor Paris: 19. yy başkenti'nde. Ben ise kalabalıkta sığınaktan ziyade içinde nefes alınamayan bir bulut görüyorum. 'Bu ne gezentilik o zaman? Otursana evinde!' diyeceksiniz. Haklısınız. Elif gibi, Zeynep gibi, Sarper gibi, ve daha gibi gibi birlikte gezilesi insanlarla yapılacak yeni bir programa kadar tek başına şaşkın yaya olmaya ara veriyorum ben de. En azından kalabalık sokaklarda. Çünkü kalabalık bende, atılan her adımın tadını çıkarmaktansa, bir an önce son hedefe varma dürtüsü uyandırıyor.

Parantezi kapatıyorum.

Artworm'a gelince. Aslında bir obje ya da bir insandan ziyade bir fenomen artworm. Pompidou'nun meşhur yürüyen merdivenlerini tırmanırken geldi aklıma. Malumunuz, Pompidou 'bağırsakları dışarda' bir bina (bkz); üst katlara ön cephenin dışındaki tüplere yerleştirilmiş yürüyen merdivenlerle ulaşılıyor. Bu merdivenlerin iki tarafı da ayrı bir manzara: her şeyden önce nefes kesici bir Paris manzarasında kat kat yükseliyorsunuz (ya da gökyüzünden yavaş yavaş Paris'e iniyorsunuz...). Bir yandan da Pompidou'nun içindeki sanat kütüphanesine içiniz gidiyor; orada çalışmayı başaran öğrencileri kıskanıyorsunuz. Çalışmayı başaranlar diyorum zira müzenin arkasında, kütüphane girişinin önündeki kuyrukta beklemekte olanları pek de kıskanmadım açıkçası. Onları görünce MACBA'nın mütevazı ve her daim sakin kütüphanesinin kıymetini anladım =)

El yakan ama yine de iğne atsanız yere düşmez sergiler ve kitapçılar ardından yeniden güneşli ve dingin Barselona'ya geri döndüm. Şimdi İstanbul'dan yazıyorum size. Pazartesiden itibaren Barselona'dan yazıların gerisi gelecek...

À plus!



* Alıntılanan ilk cümlenin yer aldığı bölümün orijinal versiyonu: Il n'est pas donné à chacun de prendre un bain de multitude: jouir de la foule est un art; et celui-là seul peut faire, aux dépens du genre humain, une ribote de vitalité, à qui une fée a insufflé dans son berceau le goût du travestissement et du masque, la haine du domicile et la passion du voyage. Multitude, solitude: termes égaux et convertibles par le poëte actif et fécond. Qui ne sait pas peupler sa solitude, ne sait pas non plus être seul dans une foule affairée. (...) Charles Baudelaire. Le Spleen de Paris, 1869.

9 Mart 2009 Pazartesi

Her günüm bir avlu serinliğinde olsa

Mimar bir çevrenin en küçük 'ikinci nesil eleman'ı olarak sürekli bir 'mekân' lafıdır çınlardı kulaklarımda.

Mimar olmadım; ama belki bir iki şey öğrenebilmişimdir aralarında büyüdüğüm mimar-hocalarımdan. Hani tam uyumadan önce ya da uykuda dinledikleriniz genelde en iyi öğrendikleriniz, en çok aklınızda kalanlar olur ya; düşünün ki ben o insanların arasında, hatta onlardan birinin omzunda uyuyordum bebekken =P Tabii benim uyku saatimde mimari konular yerini 'aynalı muhabbet'lere bırakmış oluyordu çoktan...

Neyse, mekân diyordum. Benimle fazla vakit geçiren arkadaşlarım belki fark etmişlerdir; bende bir kelime fetişizmi vardır -ki blogda bir yerlerde adı geçen 'dil fetişizminin' asıl sebebi de budur. Mekân da tarifi zor duygulara, tanımlaması zor çağrışımlara sebep olan kelimelerden biridir bende. Aynı kelimenin içinde hem malum mekânın sınırları hem de onu dolduran hava gizlidir sanki. Tabii her havanın kendine has bir kokusu, kendine has bir titreşimi, kendine has bir devinimi var. Bir 'alan'ı mekân haline getiren, beni bir mekâna aşık eden de asıl bunlardır işte. Ve çoğu zaman bir şehri özlediğimde aslında o şehirdeki belli bir mekânı özlemişimdir.

Bir binalar, yollar, taşıtlar, insanlar ve birbirini doğuran işler yığınını yaşanılası bir şehre dönüştüren şeydir 'kentsel mekân'. Ne yazık ki çoğu ‘yığın’ımızda üzerine düşünülmemiş –ya da zevksizlikle düşünülmüş- bir öğedir. Bu konuda yaratıcı düşünenlerse, en azından benim tanıdıklarım, er geç küstürülmüştür. Zaten mevcut mekânların çoğunda da insana pek huzur verilmez bizim oralarda. Ama konuya buradan devam edersem hem benim sinirlerim hortlar hem de sizi çok sıkarım.

Mekân illa kapalı ya da dört tarafı çevrili bir alan olmak zorunda değil aslında. Lakin ‘avlu’ dediğimiz mekânın yeri bambaşka benim için. Barselona’daki ilk günlerimden beri sık sık ayaklarım beni Frederic Marès Müzesi’nin avlusuna götürüyor. Havuzun karşısında bir banka kurulup kimi zaman mango-çikolata-naneli dondurma yiyorum kimi zaman okuyorum kimi zamansa sadece katedralin arkasındaki klasik müzik sokak-konserini dinliyorum. Dört duvar arasında, gözlerinizi kapamış sadece etraftaki havayı hissederken görmediğiniz bir yerden gelen müziğin sesiyle bir filmde hissediyorsunuz kendinizi. Her avlu bir ‘dışarı’nın içinde ama o avludayken sanki ‘dışarı’sı hiç yokmuş gibi …

4 Mart 2009 Çarşamba

katalan mutfağı ajandası

Barselona'da kültürel takvimi olduğu kadar gastronomik takvimi takip etmek de hayli zor. Katalan arkadaşlarım sık sık 'ah şimdi şunu yemek lazım', 'a bu ay şu yemeğin tam sezonu' diye yeni yeni isimlerle tanıştırıyorlar beni ve diğer nou catalanları. İşte bugünler de tam bunyols sezonu imiş efendim.

Bunyols aslında bizim lokmaya benziyor. Ama genelde daha küçük, içi gibi dışı da yumuşak, üzerine şeker ve tarçın serpilmiş, kimi zaman sade kimi zaman krema dolgulu kimi zamansa tuzlu oluyor. Gerçi şimdiye kadar tuzlusuna rastlamadım. Bugün ilk defa bunyols yemiş biri olarak kesinlikle tavsiye ederim =)Wikipedia'ya göre, bu tatlıyı Akdeniz mutfağına Araplar'ın kazandırdığı tahmin ediliyor. Bunyols, Quaresma (yine wikipedia'ya göre türkçesi büyük perhiz)döneminde yeniyor. Yani Paskalya'dan önceki son 40 gün (pazarlar sayılmaksızın). Ev arkadaşım eskiden sadece cuma günleri yapıldığını anlattı bunyolsun. Şimdiyse her gün pek çok fırında mevcut. Ben de bir iki gün bakıp bakıp merak ettikten sonra nihayet bugün tadına baktım ve gayet memnun kaldım.



Bunyols. Foto: Espencat (wikipedia-public domain).


Sezonun bir diğer yiyeceği ise calçots yani bir tip soğan (genç, beyaz, tatlıca). Aslında calçots sezonunun sonundayız şu sıralar. Zira 'High season' diyebileceğimiz dönem şubat ayı. Calçot deyip geçmeyin; calçotada -calçot yeme aktivitesi =)- çocukluğumun Yeni Foça'sındaki tandır partileri gibi törensel ve sosyal bir aktivite. Calçotada için ideal olan genelde büyük şehir dışında, kırsal bölgelerdeki masía denen tipik evlere kurulmuş restoranlara gitmek. Anlatılana göre herkese kocaman birer önlük veriliyor. Közde ve ya mangalda hazırlanmış soğanları salvitxada (içindekiler: domates, sarımsak, Murcia biberi/ñora, fındık, badem, ekmek içi, sirke vb) denen özel bir sosa batırıp hüpletiyorsunuz. Elle yendiğini eklememe bilmem gerek var mı? Soğanları yine mangalda hazırlanmış et izliyor. Calçotada aslında Batı Katalunya'nın spesyalitesi imiş. Doğduğu yerin Tarragona yakınlarındaki Valls kasabası olduğunu söylüyor wikipedia. Ne yazık ki ben bu dönem gidemedim calçotadaya çünkü biraz geç haberim oldu. Seneye umarım...



Calçots ve özel sosu. Foto: canal-gourmet.blogspot.com/2007_12_01_archive.html


Aslında ilk başta panellets'den bahsetmem gerekirdi size; çünkü ajandama ilk eklenen bu badem ezmesinden yapılma tatlı idi. Panellets 1 Kasım'da, yani Tüm Azizler Günü'nde (All Saints/Toussaint/Todos Santos/Tots Sants) yeniyor. En popüleri ve gelenekseli çam fıstığı kaplı olanlar. Ama limonlu, çilekli, çikolata kaplı vs pek çok türevi mevcut. Anna'nın (ev arkadaşımın adını söylememişim galiba buraya kadar...) annesinin bize getirdiği çikolata kaplı olanları unutamam =) Panellets'in bir kötü yanı -yani şişmanlatmasını saymazsak- bir hayli pahalı olması. Karşılaştırma yapmak gerekirse, 4 bunyols 80 cents iken 4 panellets 4 euro edebiliyor. Fırınınızın ne kadar havalı olduğuna göre değişir(Benim panellet aldığım fırın gayet mütevazıydı)...



Panellets. Foto: Cerise 2006 (Google).


Daha pa amb tomàquet'ten, orellets'den, sobrassada'dan ... bahsedemedim size; ama onlar sanırım yıl boyu bolca tüketiliyor. Yani daha yazmak için vaktim bol.

Bu arada, eğer Türkiye'deyseniz benim adıma şöyle demli bir çay için. Burda demlediklerimin tadı bir acayip oluyor =(

Afiyet olsun! Bon profit!

Cześć tothom! *

Vigoluların dilinde A Coruñalılar Turcos ise ispanyolların çoğu için katalanlar da Polacos yani 'Polonyalılar'. Başta kültürel, politik ve linguistik nedenlerle dillere yer etmiş bu 'dışlayıcı' adlandırma. Kültürel ve politik sebepler malum, katalanlar milliyetçi ve ayrılıkçı tavırlarını yüzyıllardır korumuşlar. Dile gelince, şurda (ispanyolca) yazdığına göre orduda kendi aralarında konuşan katalanları anlamayan diğer ispanyol askerler onları kendilerine yabancı gördükleri için bu ismi takmışlar. Aslında, ispanyolca biliyorsanız katalancayı ilk duyduğunuzda daha çok 'amanın ispanyolca hiçbir şey anlamıyorum, neden anlamıyorum?!?!' demek geliyor içinizden.

Her ne kadar bu adlandırma esasında bir miktar hor görme içerse de katalanlar durumu gayet benimsemiş görünüyorlar. Bu biraz da bazılarının gözünde İspanya'nın Rusya'ya eş olmasından kaynaklanıyor sanırım. Zira yukarıdaki linkte yer alan yazıya yapılan yorumlardan birinde 'Katalunya Rusya'nın Polonya'sıdır' deniyor. Tarihi ve yazarı hatırlamıyorum; Zapatero'nun G8'e katılmak için Sarkozy'nin peşinde koştuğu ve fransız liderden 'Sizi çağırırsak Polonya'yı da çağırmamız lazım' gibi bir cevap aldığı günlerde La Vanguardia'daki köşe yazılarından birinde şöyle deniyordu: 'Eyvah, kabak yine bizim başımıza patlayacak!'.

Madem bir önceki yazıda katalan televizyonculuğunun adı geçti; bahsettiğim linguistik fenomenle bağlantılı bir örnek vereyim sizlere katalan televizyonlarından. TV3'de her perşembe akşamı Polònia adlı politik-satirik bir program yayınlanıyor. Polònia'nın kahramanları arasında gündemde iz bırakan -katalan olsun olmasın- her türlü ismi bulmak mümkün. Hugo Chávez, Kraliyet Ailesi, Katalunya Hükümeti Başkanı, ünlü aşçı Ferran Adrià vb. Alaya alınan konuların bazılarını anlamam mümkün olmuyor haliyle. Ama giderek gündemdeki isimleri tanıdıkça Polònia'yı takip etmek de kolaylaşıyor. Programın bence en başarılı yönleri makyaj ve konsept-grafik tasarım. Türk mizah programcılığının makyaj yönüne hakim değilim elbette. Ama bir örnek vermek gerekirse bizim aklımızda Levent Kırca'dan kalmış saatler süren makyaj ritüeli gibi Polònia'daki makyaj sistemi de. Ayrıca ilk defa Polònia'da taklidini/ikizini gördüğüm birini sonradan gazete ya da televizyonda görünce tanıyabiliyorum mesela.

Tasarıma gelince, tipografisinden jeneriğine ve, en akıllıcası da, jenerik öncesi ve kapanış sonrası sponsor reklamlarına kadar programa dair her şeye sovyetik motifler başarıyla uygulanmış.

Konsept tasarımının doruğa ulaştığı noktaysa Crackòvia: Crackòvia Polònia'nın 'kardeş' programı ve futbolistik versiyonu. Tabii merkezinde de Barça(Barsa)-Real Madrid ikilisinin birbirini çekememezliği var. Programın yıldızları Barçalılar özellikle sırma saçlı Puyol, entellektüel teknik adam Pep Guardiola, Arjantin asıllı Messi ... (Aşağıda size bu üçünün yer aldığı bir video ekliyorum.) Ama Real Madrid'in eski başkanı Calderón, eski teknik direktörü Schuster gibi Madridli isimler de kısa zaman öncesine kadar her programda göze çarpıyorlardı. Aslında Barça-Real Madrid çekişmesi de bir nevi politik bir çekişme. En azından ev arkadaşımın futbol haberlerini takip ederken bana yaptığı yorumlardan ben şöyle bir sonuç çıkartıyorum: Bir yandan Barselonalılar aşırı merkeziyetçi buldukları Madrid'e sinir olup bunun acısını onların takımından çıkarmak isterken bir yandan da katalan milliyetçiliğini hafiften alaya alan a-katalan futbol camiası Barselona'nın yabancı ekiplerle yaptıkları maçlarda sanki içten içe yabancı olan tarafı tutuyorlar da arada ağızlarından bunu kaçırıyorlar gibi...





http://www.youtube.com/watch?v=6cFWjSyoXHs


*Cześć: Polonyaca 'merhaba' (okunuşu ??) / Tothom: Katalanca 'herkes' (okunuşu: tutom)

1 Mart 2009 Pazar

Encomana el català!

6 Mart 2009 tarihinde gözden geçirilip bir miktar düzeltilmiştir.


Başlamadan önce, youtube videosunun sansür-geçirmez linki : http://www.youtube.com/watch?v=XlH4ZLSi3YM.


Youtube'un sırf -en azından herkes için- zararlı neşriyattan ibaret olmadığının bir diğer kanıtı daha. Generalitat de Catalunya'nın katalanca kullanımını teşvik etmek için hazırladığı reklam kampanyası Youtube'ta da hemen yerini almış durumda. 'Encomana el català' (okunuşu: ankumanal katala), 'Katalancayı kullan' ve sanırım bir anlam oyunu sonucunda aynı zamanda da 'Katalancayı bulaştır' anlamına geliyor. BenDeniz de katalanca serüvenine katılmış bir yabancı -ya da katalan televizyonunun deyişiyle bir nova catalana- olarak sizlerle bu videoyu paylaşmak istedim.

Kısaca: Fırına giren genç ve muhtemelen yabancı delikanlıya fırıncı amca katalanca olarak 'ne alırdınız?' benzeri bir soru soruyor. Delikanlı da katalanca cevap veriyor. Fırıncı delikanlının arkasından katalanca 'Güle gülee' derken onu duyan esnaftan bir bayan şaşırıyor; 'A a, onunla katalanca mı konuşuyorsun?'. İşte can alıcı nokta tam da burası.

Can alıcı noktaya değinmeden önce reklamda benim ilk ilgimi çeken durumdan bahsedeyim: Reklamda müşteri 'yabancı' ve çalışan 'katalan' olsa da günlük hayatta çoğu zaman bunun tam tersi yaşanabiliyor. Örneğin benim sokağımla ana caddenin kesiştiği köşedeki kafeyi vietnamlı bir aile işletiyor. Bu civardaki fırınları ise genelde katalunya dışından gelmiş ispanyollar işletiyor. Fakültemin dibindeki şık kitapçı kafesinde çalışanlar da yine katalan olmayan 'castellanoparlant'lar. Tabii bunun yanında Gràcia gibi eski anlamda bir 'mahalle'ye gittiğinizde nesillerdir aynı bakkalı işleten katalan ailelerle de karşılaşıyorsunuz. Sonuç olarak, günlük hayatta lafa ne zaman katalanca ne zaman ispanyolca girebileceğinizi kestirmek zor.

Bunun yanında, baştaki can alıcı noktaya dönersek, katalanca konuşmayı siz isteseniz de karşınızdaki insan reklamdaki fırıncı kadar hevesli olmayabiliyor bu konuda. La Vanguardia'nın köşe yazarlarından Quim Monzo'nun 3 Şubat 2009 tarihli şu yazısında aktardığı anekdot bu açıdan iyi bir örnek. Özetle şöyle: Bir genç bir kafeye giriyor ve o ana kadar bütün müşterileriyle katalanca konuşmuş olan ve kendisinin de katalan olduğunu isminden anladığımız Mercè'den katalanca 'tonlu sandviç' istiyor. Mercè ise, yabancı olan bu gencin bütün diyalog boyunca ısrarla katalanca konuşmasına rağmen, ısrarla ispanyolca devam ediyor. En sonunda kafeden 'Adéu' diyerek ayrılan gencin ardından Mercè 'Adiós' diyor ve hikaye burada bitiyor. Yani kimin kime katalanca bulaştıracağı tartışmalı... Katalanca öğrenen ve konuşmak isteyen yabancıların en büyük şikayeti ya da şaşkınlığı da bu: Katalanlar bir yandan katalanca elden gitmesin diye kıyameti koparırken bir yandan da -büyük bir kısmı; ama hepsi değil- katalan olmadığınızı anlayınca hemen ispanyolcaya dönüyorlar ('fena mı işte, daha ne istiyorsun?!' diyebilirsiniz; lakin er geç katalanca öğrenmeniz gereken bir yerde ne kadar pratik yapabilirseniz o kadar iyi. Yani bu durumda katalanca için kıyameti koparanları tercih ediyorum ben). Zaten bu yüzden Generalitat bir yandan göçmenleri katalanca öğrenmeye teşvik ediyor bir yandan da bunun gibi videolarla katalanları yabancılarla konuşurken neredeyse otomatik olan ispanyolcaya geçmekten vazgeçirmeye çalışıyor.

Fakültedeki duruma gelince: bu dönemki dört dersimin ikisi katalanca ikisi ispanyolca yapılıyor. Hocaların tercihi bu. Dört derste de yabancı öğrenciler çoğunlukta. Hocaların bazısı 'üniversitenin eğitim dili katalanca, ispanyolca biliyorsanız katalancayı da anlarsınız, ana dilim olduğu için katalanca daha iyi ders anlatıyorum' gibi mantıklı gerekçelerle katalanca ders yapmayı seçerken kimisi de 'madem katalanca bilmeyenler var o zaman ispanyolca yapalım' diyorlar -ama bunu diyenlerin yüz ifadelerinden hangilerinin bu durumdan hiç hoşlanmadığı kestiriliyor. (Bu arada hemen söyleyeyim, lisans derslerinde böyle bir ikilem kesinlikle söz konusu değil. Tek seçenek katalanca).

Kraldan fazla kralcı olmak istemem ama giderek ilk gruba hak vermeye başladım. Barselona dışından gelen katalan arkadaşlarımın -ispanyolca olarak =)- anlattığına göre Barselona'nın dışına çıktığınızda, özellikle de küçük şehirlerde, asla ispanyolca konuşmamış ve konuşmayacak olanlar ezici çoğunlukta. Ayrıca dillerine böylesine sahip çıktıkları için katalan edebiyatı, katalan radyo-televizyonculuğu ve gazeteciliği, kısaca katalan kültür dünyası da hayli ilerlemiş durumda. Hal böyleyken hayatını tamamen katalanca sürdürmek isteyenler de çoğunlukta.

Buna karşın mastırda yine de bir çokdillilik durumu mevcut. Katalanca ve ispanyolca haricinde çoğu hoca fransızca, italyanca ve ingilizce de ödev kabul ediyor. Şimdiye kadar Fransa ve İtalya'dan gelen bir iki hoca kendi dillerinde -hatta bazen çeviri yapılmaksızın- konferans verdiler ve saire.

Şimdilik sizleri Generalitat de Catalunya'nın hazırladığı videoyla başbaşa bırakıyorum. Katalancanın zorluklarına başka bir zaman değinmek umuduyla...

Adéu!


16 Şubat 2009 Pazartesi

bir şaşkın yayanın gezi anıları

Mevcut azıcık okuyucumun da ayakları kesilmiştir artık blogdan sanırım. Yine de, blogu düşünemeyecek miktarda çalkantılı bir aradan sonra, yeniden başlıyorum yazmaya. Bir gün geri dönmeye karar veren olursa diye ...

'Nerelerdeydin?' derseniz: 13 Aralık'tan beri değil tabii; ama bu aralarda bir yerde İtalya'daydım. İtalya görmemiş bir Sanat Tarihi öğrencisi olmanın verdiği suçluluk duygusunu daha fazla taşıyamayacığımı ve de zaten bir kaçamağa ihtiyacım olduğunu fark ettim. Ve kendimi Roma'da buluverdim. Floransa'ya da bir uğradım hazır yakınlarındayken.

Gezi anıları bloga geri dönmek için fena bir malzeme olmasa gerek. Ama, aman şunu gördüm bunu da gördüm yerine uzuuuun uzun yürüyüşlerim sırasında aklıma ve başıma gelenleri paylaşayım istiyorum.

Canım annem hep söyler -nitekim bu gezi sırasında da telefonda bana hatırlattı- harita okumayı öğrenmem gerektiğini. Bazen haritayı okumasına okuyorum da, sonra unutuyorum. Zira, haritayı pek sık kullanmadığımdan genel resim - 'the big picture' diyesim vardı çok - aklımda yer etmiyor pek. Turist görüntüsü pek hoşuma gitmediğinden yerel bir havaya bürünmek için elimden geleni yapıyorum. İşte bunlardan biri de haritayı elimde değil cebimin dibinde tutmak. Bazen, etrafımdaki şehir sakinleri tam da benim zararsız normal bir komşu olduğuma inandıkları sırada elimi cebimden çıkarıveriyorum avcumda haritayla. Bu arada, Romalıları bilemem ama, en azından diğer turistleri inandırmış olmalıyım ki iki üç kere bana adres soranlar oldu aralarından. Sanırım bu bende Enis Batur'un Paris anılarından kalma bir fantezi: gezdiği şehrin yerlisi gibi görünmek. Ne var ki, turist iken yerli ve yerli iken turist olabilmek bambaşka bir yazıya konu olacak denli kıymetli. Burda harcamayalım.

Bazen de harita yanlış oluyor. Gülce okuyor mu bilmem ama aklıma hep o geldi böyle durumlarda. Lisedeyken 'Soru yanlıııış' derdi arada =) Haritalar da sorular da yanlış olabiliyor bazen. Ya da en azından, net olmayabiliyor. İki durumla da karşılaştım otelin verdiği Roma haritasında. Bir de haritaların üzerine önemli binaların, eserlerin minyatür modellerini öyle bir yerleştiriyorlar ki bulundukları sokağın adını, şeklini okumak mümkün olmuyor. Ayrıca, turistik rehberler sadece gezmemizi salık verdikleri ya da uzunluğunu saygıya değer buldukları sokakların isimlerini bahşediyorlar bize. Malum sokağı bulamazsanız durum fena...

Bazen ise, gerçekten okuyamıyorum haritayı. Gerçi, geze geze geliştiriyorum yön duygumu ve harita okuma becerimi. Ayrıca, harita okuyamamak bende cahil cesareti ya da, daha iyimser bir bakışla, maceracı ruh diyebileceğimiz bir tutum yarattı. Sokağın gelişinden kestiriyorum diyelim nereye gideceğini... Şaka bir yana, sırf 'şu sokaktan da bir geçelim bakalım' diye diye Roma'da güzel kitapçılara ve bir üniversitenin Sanat Tarihi kütüphanesine denk geldim mesela. Ya da Florence School of Comics'in yerini keşfettim. Aslında böylece babacığımın 'hasan' felsefesinin faydaları da kanıtlanmış oldu benim için de =)

Ufak bir anekdotla kapatıyorum bu yazıyı; çünkü birden takıldım kaldım. Yine şaşkın yürüyüşlerimden birisi sırasında, günün sonlarına doğru ve şehrin neredeyse diğer ucundan otele dönerken nasıl olsa ana caddeye paralel diye giriverdim bir sokağa. Fakat, sokaklar sokaklara bağlandı, bir türlü ana caddeye geri dönemedim. Tam da, 'acaba gerçekten kayıp mı oldum?' diye aklımdan geçirmişken bir de baktım 'Via di panico'da yani Panik Sokak'tayım. Azıcık da olsa paniğim vardıysa da kayboldu. O gün en çok o an eğlendim diyebilirim. Roma da, Istanbul gibi, anekdota pek yatkın sokak isimleriyle dolu. Via di Panico onlardan sadece biri...

Son not: Bana söylediğini hatırlar mısın bilmem ama Italya'da moral tazelemek konusunda haklıymışsın kuzenim =)